MEDYAJANS.COM

MEDYAJANS.COM : ANASAYFA » GÜNÜN KÖŞE YAZILARI » NTVSPOR YAZARLARI

NTVSPOR YAZARLARI

NTV Spor - Yazarlar

Pipes Output
  • Ercan Taner - YİNE, YENİ, YENİDEN…

    Aylardır yazmıyorum... Lig bitti, sizinle paylaşacaklarım var...

    Sayın okurlar, önce bizim meslekle başlayacağım…

    Yıllarca çalıştığım yayıncı kuruluşta maç anlatan meslektaşlarımı tebrik ederim... Dünyanın en zor sezonunda çok iyi görev yaptılar, ama son haftayı anlayamadım. Fenerbahçe-Galatasaray derbisinde Melih Şendil, Melih Gümüşbıçak, Onur Şahin benim beklediğim seslerdi. Onların yerine görev yapan gençler sakın yanlış anlamasın, iyi anlattılar maçı, fakat maçta zor anlar olsaydı tecrübe aranırdı ve ihale gençlere kalırdı. Kulüpler spiker sipariş etmiyorlardır herhalde! İş buraya kadar geldiyse, maç spikerliği bu ülkede biter. Kimse bu ligi anlatmak istemez. Maçlardan sonra çıkan olaylar, bir sene boyunca sümen altına atıldı. Sonunda benzinci havaya uçarken, biz şampiyonluk klipleri izledik dört bir yanda. Bu iş böyle olmaz…

    Kaddafi’nin kafadan kurşun yediği sahneyi 100 kere veriyorsan, ülkemde maç sonu yaşanan her türlü vukuatları yayınlayacaksın! Saha içi ve saha dışı! Ben devekuşu değilim, insanım! Gerçekleri görmek benim en demokratik hakkım... Başbakan çok dobra bir şahsiyet… "Kadınları ve çocukları stada aldık, örnek olsunlar diye, küfür, kafir vay, vay" diyor. Önerim şu, seyircisiz, tarafsız saha... Çünkü eden bulmalı… Federasyon bir kupayı 4 saat veremedi… O zaman yeni sezonda bu işi yapmayı düşünüyorsa tedbirini ya almalı, ya da gereğini yapmalı…

    Dünya bizle dalga geçiyor… Dış basına baksınlar, kararlarını versinler bu işi yönetmeye soyunanlar… Bu arada Avrupa ülkelerinde yeni sezon maçları, kupa takvimleri şimdiden belli... Biz hala bekliyoruz. Sayın okurlar, bizim ülkede öyle bir yayın anlaşması var ki, şampiyonluk kutlamalarını bile yayınlayamıyorsun… Ellerinde olsa, bir fotoğrafı bile veremeyeceğiz ekranda… Görüntüleri paranla satın alsan bile, ancak 48 saat sonra yayınlayabiliyorsun… Türkiye’de 2 saat sonra gündem değişiyor… Dalga geçiyorlar… “Ben milyonlarca dolar verdim, diğer televizyonlar, kuş, böcek, dizi yayınlasın, futbolu ben yayınlarım o kadar” zihniyeti bu yıl iflas etmiştir… Ellerinde görüntü olmayan ve spor programı yapmak isteyen kanallar ve meslektaşlar futbolun arka bahçesini çok başarılı bir şekilde vererek, yeşil sahayı bitirdiler… Ne oldu? İstatistikler, güzel goller, maçın kırılma anları, imzalı hediye formalar, Almanca tercümeli Marcus Merk futbolumuzu kurtardı mı?

    Rekabet kurumu sizleri takip ediyorum... Maç biter, 48 saat sonra görüntü yayınlanır anlayışı özgür bir düşünce midir? O zaman kimse şikâyet etmesin, futbol konuşulmuyor, felaket senaryoları var, efendim futbolun marka değeri var, cici futbolumuz zarar görüyor falan filan… Timsah gözyaşları bunlar sayın okurlar… Seyirci olmayan statta kupa alırsın, 90 dakika pet şişeyi kafana yiyerek derbi oynarsın, stat alev alır, bu gibi vakalar koskoca camialara mal edilemez diye açıklama yaparsın, komik yönetici olursun o zaman… Bakmışsın yıllar geçmiş… Yanlış anlaşılması 30 yıldır bu böyle ne yazık ki… Halk artık görüntülü futbol programı istiyor, halk yazın ortasında başlayan lig istemiyor, halk gecenin bir yarısında başlayıp, sabaha kadar süren futbolsuz, komplo teorilerinin konuşulduğu işler istemiyor!

    Sayın okurlar, bu iş böyle giderse, yeni sezon bizlere aynı resmi sunacak… Sizin yorumlarınız benim için çok önemli… Siz de yazın lütfen.



  • Barış Gerçeker - Ben oradaydım

    14 Mayıs 2006’da Denizli’de değildim. Ama olanlardan dinledim.

    16 Mayıs 2010’da Şükrü Saracoğlu Stadı’ndaydım. Herkes “2-2 mi?!” derken “Gol filan yok, bitti kaybettik” diye arkadaşlarıma dert anlatmaya çalışıyordum. Timsaha girmedim yani.

    Geçen sene de Sivas’ta değildim. Yine gidenlerden dinledim, o yağmuru, sağanağı.

    Ve Pazar akşamı yine Şükrü Saracoğlu’ndaydım.

    Maçları birlikte seyrettiğimiz 15 kişi civarı bir grubumuz var. Maçtan önce buluşuldu, yenildi içildi. Herkeste bir gerginlik vardı ama bu gerginlik huzursuzluk değildi. Fenerbahçe dışında bir nedenle aynı masaya oturtmakta zorlanabileceğiniz, bilfiil Fenerbahçe’den, başkanından, hocasından, oyuncusundan, maç performanslarından tutun da müzik zevkine, film zevkine, siyasi anlayışına hiçbir konuda % 100 mutabakata varamayan bu ekip Cumartesi akşamüstü mutabıktı:

    Bu takım, kadrosunun yapabileceğinin çok üzerinde bir iş yapmıştır. Bu akşam, rakip ezeli rakip olsa dahi, kaybedilse bile, hepimizin taraftarlık tarihinde ayrıca anlatılacak bir köşeye adını kazımıştır.

    Nokta.

    Stada girip yerimizi aldığımız andan, son düdüğe kadar da, asgari teknik taktik analizle maç izlendi ve bitti. Dia’ya bile adam gibi kızılmadı diyebilirim.

    Maç bitti, son düdükle birlikte Galatasaraylı oyuncular ve Çevik Kuvvet orta yuvarlağa doğru koştu. Sanırsınız ki Çevik Kuvvet şampiyon oldu (bir nevi oldular tabii). Galatasaraylı oyuncular çembere alındı, soyunma odası koridorundan da maç kadrosunda olmayan oyuncular geldi. Fenerbahçeli oyuncular üzgün ama gururlu bir şekilde çemberin dışında kaldılar. E, şair diyor zaten “...ya dışındasındır çemberin...” Dışarısı onlara daha çok yakışıyordu.

    Taraftarın önemli bir kısmı çıkışlara yöneldi. “Galatasaray’ın sevinmesini, kupa almasını seyredecek değilim” diyerek, hak veriyorum. Ben kaldım. Benim için Galatasaray’ın sevinmesine şahit olmaya değecek bir şey vardı, o da hâlâ sahada olan çubuklu formalıları verdikleri mücadeleden dolayı onore etmek. Tribünde kalan taraftar grubunun da birinci önceliği buydu. Nitekim, Fenerbahçeli oyunculara yönelik tezahüratlar devam ediyordu.

    Derken, beyaz kasklılardan oluşan bir Çevik Kuvvet birimi Okul Açık Tribünü’yle Maraton Alt Sarı Tribün’ün kesiştiği noktadan geçerken durmayı seçti. Taraftarın bu sene polisle olan ilişkisi Facebook tabiriyle “Karmaşık”. O polis ekibi orada durdu, sözlü sataşmalar oldu, sataşmalar arttı ve o polis grubu orada kalkan kaldırarak savunma durumuna geçti. Arada bir kaç emniyet görevlisinin kalkanların arkasından çıkıp biber gazı sıkıp geri geldiğini gördük. Medyada bolca fotoğraf mevcut.

    O bölgede kalmayı seçmeyip, yollarına devam edip iki tribünün birleştiği yerdeki tünelden çıkıp gidebilirlerdi. Devam edip Maraton Alt’ın önünden yürümeye devam edebilirlerdi. Yapmadılar. Oradaki grubu provoke etmeyi sürdürdüler. Sonrasında, yine internet sitelerinde de görmüş olabileceğiniz o kare; tribünün kapısı açık, tribün tarafında taraftar, saha tarafında polis ve o polis taraftara demir bir çubuk uzatıyor. “Tut şunun ucunu döşeyelim abi” demediği kesin. Ve, karşılıklı “sevgi” alışverişi sürerken o polis ekibi geri çekilmeye, sahaya girmeye başladı. Akabinde üst tribüne ve alt tribüne silahla biber gazı bombası yağdırmaya. Bunun üzerine taraftar sahaya girdi ve özel güvenliğin de içinde bulunduğu, sözde sahada emniyet ve düzeni sağlamakla görevli kişileri stadın soyunma odası çıkış tüneline doğru kovaladı. Bu sırada tribünden kırılan koltuklar sahaya atılmaya başlamıştı. Bu koltuklar, kalkanla kendini koruyan polislere atıldı, polis çekildi çekildi ve sonrasında yeterince çekildiğine kâni olmuş olsa gerek ki karşı saldırıya geçti. Su şişesi, meşale gibi şeyler atılan emniyet cop ve biber gazına davrandı. Yere düşen pek çok Fenerbahçeli taraftar ülkede teröriste uygulanmayan şiddete maruz bırakıldı. Kafası tekmelenenler, yerde coplananlar.

    Bu arada, önü açılan biber gazı bombası atmayı sürdürüyordu. Tribüne, saha içine. Fark etmeksizin. Açık alan, ters rüzgar bizi etkilemez diye kendimizi kandırmamız uzun sürmedi ve deli gibi yanan gözlerle, nefes alamamacasına öksürerek tribünün arkasına geçmek zorunda kaldık. Doğru seçim değildi, zira biber gazı ters taraftan, stadın dışından da içeriye girmekteydi. O zaman anladık ki dışarısı da karışık.

    Zaten daha maç başlamadan biber gazıyla imtihan edilen taraftar maç çıkışında da nasibini almaktaymış. Hem stadın içinden, hem dışından gelen iki gaz dalgasının arasında kalan taraftar Fenerium Tribünü’nün önündeki avluda toplandı. Gözyaşları içerisinde, tanıdığı birisi için astım ilacı soran biri vardı, merdivenden her inene: Astım ilacı olan var mı, arkadaşım kriz geçiriyor.

    Çaresizlik içinde yok diyip geçtik. Ağlayan çocuklar, yerde yatan erkekler, kadınlar. Hüngür hüngür. Nefes alamadığı için korkuya kapılan orta yaşlılar, yaşlılar.

    Dışarıya tam olarak baktığımızda, Kurbağalıdere’nin üstündeki köprüde önüne gelene su sıkan bir panzer, panzerin ötesinde kesif bir bulut, ki o da biber gazı. Kenan Evren Lisesi’nin arka tarafına denk gelen alanda yine suyla etrafını tarayan bir panzer. Naklen yayın araçlarının yanında da konuşlanmış bir grup Çevik Kuvvet daha. Bu arada tepemizde gezen, benim başta yayın helikopteri olduğunu sandığım (çok safmışım) polis helikopterinin de aşağıya tuttuğu projektörün içinden geçen duman kütlesi. Yani helikopterden aşağıya yağdırılan biber gazları. Tam anlamıyla kapana sıkışmış durumdaydık. Panzer canı sıkıldıkça dönüp tribüne doğru da su sıkıyordu. Merdivenden inip bir an önce kaçmaya çalışan bir grup taraftar yine çıkışa biber gazı atılması nedeniyle canhıraş avluya geri çıktığında “Ben bu stattan bugün sağ çıkamayabilirim” geldi aklıma.

    Biraz bekledik, insanlara yardım teklif ettik, elimizden geleni yaptık ve sonunda olayların biraz sakinleştiği bir anda merdivenlerden inip muhtelif kalkan kaldırmış polis ekiplerinin arasından Salı Pazarı’na kendimizi attık.

    Şimdi iki gündür okuyorsunuz “Fenerbahçe taraftarı kupayı Galatasaray’ın statta almasını, yenilgiyi (ki yine yenilgi yok ya, neyse) hazmedemedi, olay çıkarttı” diye. Başbakanımız, üstelik de Trabzon’da (bkz: ironi) taraftarı terörist ilan etti. Fenerbahçe taraftarı “Teröriste insan hakları / Fenerli’ye indir copları” derken, onun da ötesine geçtiğinin farkındaydı da, resmi ağızdan teyit edildiği iyi oldu. Artık şüphemiz kalmadı.

    Ancak şunun altını kalın bir şekilde çizmek lazımdır ki, Fenerbahçe Davası kapsamında, Çağlayan’da görülen duruşmalarda çıkan olayların futbolla, sporla alakası ne kadarsa, Cumartesi akşamı Şükrü Saracoğlu Stadı’nda çıkan olayların da futbolla,  sporla alakası o kadardır. 300 günü aşkın süredir, itinayla, adım adım, sistematik olarak ötekileştirilen, itilen, kakılan, haddi olan olmayan herkes tarafından durmaksızın ahlak derslerine maruz bırakılan taraftarın, kaybını edebiyle yaşamaya çalıştığı bir ortamda göz göre göre provoke edilmesi ve bunun sonuçlarından başka bir şey değildir olanlar.

    Şiddeti kimse tasvip etmiyor. Polis panzerinin muhtemelen kurşun geçirmez camına park konisiyle vuracak kadar delirten nedir? Bir benzin istasyonunun önünde polis arabası devirip yakmaya kalkıştıran nedir? Bunu tutup Thatcher modeli holiganizmle tarif etmeye kalkanın ya gözü kördür, ya işine böylesi geliyordur, ikisinin arası yok.

    Bu ülkede Fenerbahçe taraftarına, geride kalan 300 küsur günde planlı şekilde yapılan bu muamelenin hesabını birilerinin vermesi gerekiyor. Çünkü bu muameleye, bu kadar göz önünde, bu kadar göstere göstere maruz kalan olmadı. Elbette polis şiddeti Fenerbahçe taraftarıyla başlamadı. Bu ülkenin gerçeklerinden biri bu, maalesef, ve bundan önce de vardı. Ama tıpkı Fenerbahçe Davası’nda olduğu gibi, Özel Yetkili Mahkeme’lerin yapabildikleriyle ilgili soru işaretleri aynı mahkemelerin baktığı diğer davalarla değil de Fenerbahçe Davası’yla gündeme geldiyse, polis şiddetinin orantısızlığı da bu vesileyle gündeme getirilmeli ve buna son verilmeli. Hiç bir şey olmadı, bari vesile olsun!

    Fenerbahçe taraftarı 300 küsur gündür zaten kelle koltukta vaziyette. Türk futboluna dair çarpık ne varsa Fenerbahçe üzerinden bunların temizleniyorMUŞ GİBİ yapılmasına da şahit. Ve pek çok taraftar Cumartesi akşamından sonra diyordur ki; Türk Polisi’nin bu durdurma değil de, artık öldürmeye teşebbüs eden orantısız güç kullanımı bizim bu son başımıza gelenlerden sonra düzelecekse canımız sağolsun.

    Ama önce bunun görülmesi ve kabul edilmesi gerekiyor. Renklerden bağımsız. Var mısınız?



  • Adnan Bostancıoğlu - 'Bronz madalya' maçına dair...

    Ligin ilk yarısında oynanan Trabzonspor-Beşiktaş maçının ardından 28 Kasım'da yazdığım yazıda Burak Yılmaz'la ilgili şöyle demişim: “...bundan beş yıl önce henüz 21 yaşındayken İnönü Stadı'nda kendisine şahsen kuşkuyla bakmama sebep olan karakter zafiyetini hâlâ aşabilmiş değil. Can çıkmayınca huy çıkmıyor! O günlerde de öyleydi... Rakip dokunmaz ama Burak kendini yere atar; ne atması yerden yere vurur. Topu elle alır, hakem düdük çalınca büyük bir şaşkınlık ifadesiyle "ne var" gibisinden bakar. Hasılı hemen her maçta aynı tiyatro!

    Pazar gecesi televizyonda tanık olmuşsunuzdur. Trabzon 1-0 mağlup; dakika 80 küsur. Burak cezasahasında İbrahim Toraman'la ikili mücadelede... Top Burak'ın eline temas ediyor. Ve fakat Burak ne yapıyor? Dönüp hakeme "Penaltı!" diye bağırıyor. Bunu anlamıyorum; topla el teması olan sensin, penaltı diye itiraz eden de sen! İnsan düşünmez mi, bütün bu pozisyonlar bilmem kaç kamera tarafından çekiliyor, defalarca ekrana geliyor. Milyonlarca insana mahcup olurum, diye aklından geçmez mi? Geçmiyor demekki! O an haksız da olsa, rakibin emeğini çalarak da olsa o penaltıyı alacak. Tek düşündüğü bu.

    Futbolunu bu kadar geliştirmişken, herkesin "keşke benim takımımda olsa" diyeceği bir oyuncu olmaya adayken, insanın kendisini bu kadar antipatik bir kişilik haline getirmesi yazık ve günah.”
    Cuma gecesi aynı şeylere bir kez daha tanık olduk. Ernst'le birlikte yükselmeye çalıştığı hava topunun ardından kendini yerlere atmalar, yüzünü tutup yerlerde yuvarlanmalar falan... Dahası, hırsını alamayıp rakibe saldırmak... İyi bir golcü olmakla iyi bir futbolcu, hatta iyi bir insan olmak arasında dağlar kadar fark olduğunu, neredeyse çıktığı her maçta ispatlamak zorunda mı Burak Yılmaz? Bu çocuğa “Ya yeter artık!” diyecek kimse yok mu?

    Bir çift laf da Quaresma'ya...
    Maçın son dakikaları... Beşiktaş'ın acilen gole ve dolayısıyla süreye ihtiyacı var. Halil Altıntop'la girdiği ikili mücadelede yerde kaldı ve topu kaybetti. Portekizli faul bekliyor; lakin hakem “devam” dedi. Bir hışımla yerden kalk, Halil'in peşine düş, yakala ve yere indir! Kart gördüğü gibi altın değerindeki saniyeler geçip gitti, Quaresma'nın sebebiyet verdiği gerginlikle... Tipik bir Quaresma sorumsuzluğu!

    Bu eleman bunu hep yapıyor. Kendisine faul yapıldığını düşündüğü pozisyonlarda, ola ki hakem düdük çalmadıysa “Ben kendi adaletimi uygularım” takıntısı var. Sadece bu sebeple bu sezon gördüğü kartların sayısı, belki de bir elin parmaklarından fazladır.  “Ya hakemler benim istediğim gibi karar verir ya da ben ‘gereğini' yaparım” küstahlığı cana yetti. Açıkça söylüyorum; sezon sonunda gitmezse gelecek sene tam bir baş ağrısı olacak.

    Maça gelelim...
    Tayfur Havutçu'nun maça dört forvetle çıkmasına ne demeli? Hadi kanatlarda Quaresma ve Holosko'yu, santrforda Almeida'yı anladık; peki nerede oynadığını, ne tür bir vazife üstlendiğini sahada kaldığı 64 dakika boyunca anlayamadığımız Mustafa Pektemek'e ne demeli?

    Bununla kalsa iyi! 87. dakikada Ernst'in yerine Edu'yu (orta saha oyuncusu yerine forvet), 90. dakikada Quaresma'nın yerine Sivok'u (forvet yerine... evet yine bir forvet! Ütelik kulübede başka forvet kalmadığı için hücumda oynasın diye bir defans oyuncusunu...) oyuna aldı Tayfur hoca... Kulübede hiç kimse, maçın berabere bitmesi halinde Trabzonspor'un avantajlı olacağını söylemedi mi acaba genç teknik direktöre? Sanırsınız vakit geçirme taktiği uyguluyor. Şenol Güneş bu değişikliklere gülmüştür her halde... O, sadece Olcan Adın'ın yerine Aykut'u sürdü sahaya... Zamana oynamak maksadıyla başka bir değişiklik yapamadı; çünkü Havutçu fırsat vermedi!

    Tayfur Havutçu, ne kadar çok forvetle oynarsam gole o kadar yakın olurum ham bilgisiyle malul, maalesef. Hafızamı zorluyorum ve sanırım yanılmıyorum; Havutçu, Lucescu'nun talebesi değil miydi? Bir maçın kaderinin esasen orta sahada düğümlendiğini, orta sahada çözüldüğünü nasıl bilmez! Golden sonra Beşiktaş'ın ortaya koyduğu futbola dikkat: Orta saha diye bir şey kalmamış; takım savunma ve hücum hattı şeklinde toplam iki mevki ile oynuyor. Savunmadan forvete top şişir; sonrası Allah kerim! Böyle bir futbol, ancak halı sahalarda ve artık herkesin eve gitmeyi düşündüğü son dakikalarda oynanır.
    Bir de şu “uzatmanın uzatması olmaz” meselesine çare bulunması gerekiyor.

    Zira uzatmalar başladığı anda avantajlı durumdaki takımın bir oyuncusu girdiği ilk ikili mücadelede kendini yere atıyor ve kaldırabilene aşkolsun! Hakemin duruma idrak etmesi, tıbbi müdahale falan derken saniyeler, dakikalar geçiyor... Son düdük!

    Bu uzatma dakikaları madem oyun esnasında yaşanan duraklamaları telafi etmek için oynanıyor; yeni duraklamaların bu süreye dahil edilmemesi gerekmez mi? Yok gerekmez deniyorsa, öyleyse bu üç-dört dakika neden oynatılıyor? Kurnaz olan yere yatıp duraklama dakikalarını duraklatsın diye mi?



  • Mehmet Akdemir - Şampiyonluk her ligde güzel...

    3 Temmuz 2012'de çok büyük bir sarsıntıyla yıkılma eşiğine gelen Türk futbolu, hafta sonu Şükrü Saracoğlu Stadı'nda oynanacak Fenerbahçe-Galatasaray maçıyla tekrar toparlanıp, eski günlere dönmesi adına çok büyük adımlar atmış olacak. 2011-2012 sezonunda çok büyük badireler atlatmış olan Türk futbolunun, 2012-2013 sezonuna çok iyi bir başlangıç yapacağını düşünüyorum.

    Sezonun başında o kadar itirazlara rağmen yürürlüğe giren "play off" sistemine ne kadar isyan etmiş olsak da, seyrederken de bir o kadar zevk aldık diyebiliriz. Peş peşe oynanan on iki derbi, herkesi resmen maçlara kilitledi.

    Play off maçlarına avantajlı başlayan Galatasaray, evinde oynadığı Fenerbahçe maçında hiç beklemediği bir mağlubiyetle rakibini işin içine katmış oldu. Kupanın bir ucundan tutmuş olarak play offa başlayan Galatasaray, aldığı bu mağlubiyetle Fenerbahçe'nin kupanın diğer ucundan tutmasına izin verdi. Şaibelerle çalkalanan Türk futbolunda Trabzonspor ve Beşiktaş'ın oynamış oldukları maçlarda göstermiş oldukları performanslar, Türk futbolunun henüz sona ermediğini, ülkemizde yerli-yabancı onurlu futbolcuların bulunduğunu bir kez daha gözler önüne sermiş oldu.

    Hafta sonu oynanacak Fenerbahçe–Galatasaray derbi maçında Şükrü Saraçoğlu'na daha avantajlı gelecek olan Galatasaray'ın,  beraberliğin bile takıma şampiyonluğu getirecek olması, üzerlerinde bulunan baskıyı biraz olsun azaltacaktır diye düşünüyorum. Stresin had safhada yaşanacak olması, kendine daha hakim olan tarafın kazanmaya o kadar yakın olduğunu gösterecektir. İki takım da sinirlerine hakim olamamanın cezalarını çok ağır ödediler. Fenerbahçe'de Emre Belezoğlu , Galatasaray'da ise Fatih Terim. Bu iki isim de takımları için çok önemli! Emre Belezoğlu üç maç oynayamayarak cezasını çekmesine rağmen, Fatih Terim belki de ligde takımının oynayacağı en önemli maçta, takımının başında sahaya çıkamayacak. Tabii bu da Galatasaray için çok büyük bir kayıp olacak.

    Fenerbahçe'de lig içerisinde her zaman söylenen, sürekli olarak vurgulanan “Play offu bekleyin, biz orada şampiyon olacağız.” söylemleri şu anda tutmuş durumda. Hafta sonu oynanacak derbiyi de kazanması durumunda; Fenerbahçe'nin stratejik olarak ligi nasıl oynadığını gözler önüne sermiş olacak ve bizde seyredip göreceğiz. Bu maçın ligin ikinci yarısında Şükrü Saraçoğlu'nda oynadığı, 2-2 biten Galatasaray maçındaki gibi olmayacağı kesin. Her iki takımımıza da bu maçta başarılar diliyorum. Çok  çekişmeli geçecek olan maçta, kim şampiyon olursa olsun Türk futbolu kazanmış olacak.

    Şampiyonluğun hangi ligde yaşanırsa yaşansın, çok büyük mutluluklara yol açtığı aşikar. Bir futbolcu için şampiyonluğu tatmak, futbol hayatı boyunca yaşayacağı en büyük mutluluklardan birisidir. Bu mutluluğu hiçbir zaman parayla pulla satın almak mümkün değildir. Şampiyonluk büyük takımlar için ne kadar önemliyse; kendi liglerinde ve bulundukları şehirleri temsil eden takımlar için de yaşadıkları yörenin kalkınması, aşağıdan gelecek genç futbolcuların önünün açılması adına da çok önemlidir ve büyük önem arz etmektedir. Bu bağlamda bugün itibariyle şampiyonluğunu ilan etmiş, Bank Asya 1. Lig'de Elazığspor'a, 3. ligde, İnegölspor, Nazillispor ve Hatayspor'a ve Bal Ligi'nden şampiyon olup 3. lige çıkan , Derince Belediyespor, Bergamaspor, K.Maraş Belediyespor, Çorum Belediyespor, Isparta Emrespor, Refahiye, Silivrispor, Karagümrük ve Kayseri Şekerspor' a  2012-2013 sezonunda başarılar diliyorum.

    Ülkemizin, işini profesyonelce yapan iyi oyunculara ihtiyacı var.  Yaş gözetmeksizin gerçek profesyonel oyuncuların önünü açalım, Türk futbolunun ilerleyebilmesi için sanal futbolcu değil, gerçek futbolcuların değerini bilelim. Tecrübeli oyuncularımıza sahip çıkalım. Türkiye Futbol Federasyonu'nu  bu konuda duyarlı olmaya davet ediyorum. Federasyonumuzun bütün liglerle aynı mesafede durduğunu  görmemiz adına, bu konuyla ilgili hamlelerini merakla bekliyoruz.



  • Mustafa Hatipoğlu - Pes Etmek Nedir Bilmeyenler

    2011-2012 sezonu için Beşiktaş Milangaz hakkında bir tanım yapacak olursak;  asla vazgeçmeyen, sürekli mücadelenin içinde kalan, iyi bir oyuncu grubu ve staff ile harmanlanmış gerçek bir takım demek gayet doğru olur. Zorluklara sonuna kadar göğüs gerebilme kısmını da atlamamak gerek.

    Sene başında takım çok geç inşa edildi, transferler kısa sürede gerçekleştirildi. Fakat bu kısa süre bile Ergin Ataman için herhangi bir handikap teşkil etmedi. Hawkins, Erceg, Can Akın, Ersin Dağlı, Mehmet Yağmur ile çok ses getirecek Deron Williams ve Semih Erden transferleri yapıldı. Bir anda ligin en keyif veren takımı haline geldi Beşiktaş.

    Lokavtın sona ermesinin ardından ise siyah beyazlıların çökeceği ve düşüşe geçeceği tahmin ediliyordu. Ancak elindeki kadrodan hep maksimum verimi alabilen bir koç vardı Beşiktaş’ın başında. Kısa bir süre sonra da Deron ve Semih’in yerlerine sezon ortası olmasına rağmen, Bonsu ve Arroyo gibi yetenekli ancak istikrar olarak kafalarda soru işareti oluşturabilecek iki oyuncu transfer etti Beşiktaş. Ergin koç her iki oyuncudan da oldukça iyi katkı aldı. Şansızlıklar yakalarını bir türlü bırakmadı. Bu sefer de müthiş bir sezon geçiren Can Akın sakatlanarak sezonu kapattı. Türk oyuncu rotasyonunun en önemli parçasından yoksun olacak Beşiktaş, dişliye bu sefer de Serhat Çetin’i dahil etti. Türkiye Kupası’nın kazanılmasında çok önemli bir rol oynayarak MVP ödülünün de sahibi oldu Türk oyuncu. Sırada Eurochallenge final four’u vardı. İlk maçta çok kötü yüzde ile oynamalarına rağmen maçı kazanma başarısı gösteren Beşiktaş, final maçına fırtına gibi bir başlangıç yaptı. 2.ve 3.periyotlarda Chalon geri geldi ve hatta öne geçti. Fakat Beşiktaş her zamanki gibi mücadelesinden ve inatçı oyun karakterinden vazgeçmedi. Direncini arttırıp, vitesi yükselterek tarihe geçecek bir şampiyonluğa imza attı.

    Her türlü aksaklık ve talihsizliklere rağmen, Beşiktaş asla pes etmedi. Sakatlıklar, mecburiyet yüzünden kadrodan yitirilmiş oyuncular ve de maçın içindeki hem basketbol olarak hem de psikolojik olarak meydana gelen düşüşler yıldırmadı siyah beyazlıları. Boyun eğmek ve kabullenmek olmadı hiç lügatlarında.

    Ergin Ataman’a ayrı bir parantez açmazsak olmaz kesinlikle. Kariyerine 3.Avrupa Kupası’nı ekledi tecrübeli koç. Yardımcı antrenör olarak Efes Pilsen ile Koraç Kupası, baş antrenör olarak Montepaschi Siena ile Saporta Kupası ve şimdi de Eurochallange şampiyonluğu. Özellikle yabancı oyuncu seçimlerinde ve takımı yapılandırmada Türkiye’nin en değerli ismi tartışmasız. Yukarıda da belirttiğimiz gibi elindeki bütçe ile en efektif kadroyu kurarak, en yüksek verimi alabilen bir taktisyen kendisi.

    Türk erkek basketbol tarihi sadece13 Mart 1996 ile sınırlı kalmayacak. Efes Pilsen’in ülkemize kazandırdığı Koraç Kupası’nın ardından bir de Eurochallenge Kupa’mız mevcut artık. Hala takdir etmek yerine eleştirmeyi tercih eden bir takım topluluk yok değil. Ancak gördüğümüz üzere, her sene ya da 3-5 senede bir Avrupa şampiyonluğu kazanamıyoruz ülke olarak. Koraç’ın ardından tam 16 sene bekledik, bir Avrupa kupası daha görebilmek için. 29 Nisan 2012 tarihini de literatüre ekliyor; Beşiktaş Milangaz, Ergin Ataman’ı ile beraber tüm staff ve oyuncuları canı gönülden kutluyoruz. Tabi ki bu takıma hayat veren Erdoğan Demirören’i de unutmamak gerek. Umarız önümüzdeki sezon da takımdan desteğini esirgemez ve daha büyük hedeflere ilerleyecek bir Beşiktaş Milangaz izleriz.



  • Fatih Demireli - Sahaya yansımadı

    Galatasaray ile Fenerbahçe bu sezon 270 dakika maç yaptı. 180’i Türk Telekom Arena’da, 90’ı Şükrü Saracoğlu’nda. Galatasaray bu maçların en az 230 dakikasını üstün oynadı ama alınabilecek dokuz puanın dördünü alabildi sadece. Kesin rakamları bilmemekle birlikte sarı kırmızılı takımın bariz bir pozisyon üstünlüğü olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. İşte Galatasaray’ın „dramı“ bu satırlar içinde gizli.

    Fatih Terim’in talebeleri yıllardır bariz bir derbi üstünlüğü bulunan Fenerbahçe’yi bu sezon derbi maçlarında öyle bir halde yakaladı ki, geçmiş yılların sonuçlarını ve ezikliğini bir kalemde silebilirlerdi. Ancak Galatasaray eline geçen fırsatları değerlendirmemekte Kadıköy’de olduğu gibi Pazar akşamı da ısrarcıydı. Hal böyleyken, normal sezonda 9 olan puan farkı, normalin dışındaki playoff’ta ikiye indi ve iki takımın şampiyonluk şansı neredeyse eşitlendi.

    Bir gün önce Barcelona – Real Madrid maçını izleyenler, en geç 80. dakikada Miroslav Stoch’un ceza sahasına girip, düzgün bir vuruşula Fernando Muslera’yı avladığında El Clasico’yu hatırlamışlardır. Favori olan ev sahibi takım bariz üstünlüğüne rağmen erken bir gol yer, yüzde 70’lere varan topa sahip olma oranlarına gelindiğinde hak ettiği beraberlik golünü bulur ve o anda izleyen neredeyse herkes maçını döneceğine inanır. Tam o anda konuk ekip bir kontra atakla galibiyet golünü bulur ve üç puanı evine götürür. Tüm Dünya Barcelona ve Real Madrid’e benzemek ister, bizim futbol büyüklerimiz en azından maçın hikayesini kopyala/yapıştır moduyla birebir uyguladı. Bu da bu süreçte birşeydir.

    El Clasico ile paralel giden başka bir unsur ise bilinenlerin dışında beklenmedik kahramanların ortaya çıkmasıydı. Ekim 2011’de Türk Telekom Arena’da Fabio Bilica’nın bir hatasıyla 2-0 geriye düşen Fenerbahçe, Nisan 2012’de neredeyse her pozisyonda ayakta kalan ve ikili mücadelelerde kayıp yaşamayan Bekir İrtegün’ün sayesinde de Galatasaray’a direnç gösterebildi. Alex’in, Moussa Sow’un, son haftaların yıldızı Cristian Baroni’nin olduğu yerde Fenerbahçe’de sivrilmek zor birşeydir, özellikle de kredisi yüksek olmayan bir defans oyuncusu iseniz; Bekir bunu başardı.

    Günün en başarılı ismi yine de tartışmasız Volkan Demirel oldu. Kendini tamamen maça verdiği zaman, konsantrasyonunu üst düzeyde tuttuğu zaman ne kadar iyi bir kaleci olduğunu tekrar ispatladı.

    Fatih Terim, maç sonrası analizini yaptığında „biz niye yenildik“ sorusuna en zor cevap bulacağı maçlardan birtanesini yaşadı, çünkü Galatasaray bir takım kazandığı zaman oynaması gereken futbolun çok üstünde oynadı genelde. Ekim’de kazandığı maçtan daha çok, bu sezon oynadığı bütün derbilerden ve belki de bütün maçlardan daha çok ama Galatasaray’da Hatice Pazar akşamı çok güzeldi, Necati…pardon…Netice sıkıntı yaptı.

    1-1 olduktan sonra Galatasaray’ın daha kontrollü oynayıp, beraberliğe odaklanmasını bekleyenler 40 yıllık Fatih Terim’i hala tanımamış olması gerekiyor. „Her ne pahasına olursa olsun galibiyet“ mantalitesi her ne kadar bazen zarar verse de, şansınız yanınızda olduğu zaman size zafer yaşatıyor.

    Şükrü Saracoğlu’nda Milan Baros’un 90 + 4’teki topu üst direkle değilde, ağlar ile buluşsaydı, Türk Telekom Arena’da Necati ve Aydın’ın golden sonraki pozisyonları gol olsaydı, bugün Terimizm ideolojisinin yeni üyeleri olacaktı ve Galatasaray bugün turu atıyor olacaktı. Şimdi ise Terim hatalı, „maçı taraftar gibi izliyor“ görüntüsü verip, 2-1’i atan Miroslav Stoch’u sahaya süren kahraman oldu. İşte Futbol aslında tam da böyle birşey. Bu yüzden Camp Nou’da da Barcelona değil, bir gol fazla atan Real kazandı. Bu yüzden Süper Final’de fark 8 değil, 2 puan oldu.

    Oyun olarak hak eden kazanmadı, atan kazandı. Futbolda adalet olmadığı tekrar ispatlandı. Öyle bir adalet varsa bile – sahaya yansımadı…



  • Nilay Yılmaz - Ben sana vali olamazsın demedim…*


    Emre Belözoğlu geçtiğimiz yıl Not Defteri programına konuk olduğu zaman çok şaşırmıştım. Sahada o çirkinlikleri yapan adam, o kadar sakindi ki; bu şaşkınlığımı arkadaşlarımla da paylaşmıştım: “Ya bu adam nasıl bir adam? Hiç sahadaki gibi değil. Vur ağzına al lokmasını” diyerek...

    Trabzonspor maçı sırasında olanlar, Emre’nin söylediği iddia edilen ırkçı cümleler... Lig TV’ye bağlandığında “söylemiş olabilirim” demesi, ertesi gün ise “demedim” demesi...

    Emre’nin sicili düşünülünce, herkesin kafasında bir Emre var, elbet benimde...

    Kendi cümleleriyle dediği gibi, “ne yazık ki bir kez daha böyle gündem olarak, Emre Belözoğlu olarak yeni bir gündem olarak” huzurumuza (biz kimsek ona göre) çıktığı ve herkesten özür dilediği basın toplantısında dedikleri yeni bir özür toplantısı gerektiriyor bence...

    Rıdvan Dilmen’in NTV’de yayınlanan %100 Futbol programındaki “Emre bunu yaptıysa, parası ve pulu var, duşuna aldıktan sonra çantasını toplayacak ve ‘bana eyvallah’ diyerek gidecek” sözlerine Emre’nin basın toplantısında verdiği yanıt insanın tüylerini diken diken ediyor doğrusu...

    "Kendisini tanıyorum, saygı duyduğum bir büyüğümdür. Kariyerini de biliyorum ama benim kariyerimin yanında çok gerilerde kalır. Bu konuda mütevazı olmayacağım. Eğer takımdan ayrılmam gerekirse, bunu bana Rıdvan Dilmen değil, takım yöneticilerimiz, büyüklerimiz söyler..." demek ırkçılık kadar kötü değildir, ancak büyük bir saygısızlıktır...

    Tamam Emre, Rıdvan Dilmen’in dediklerini beğenmeyebilir -ki o da ‘eğer yaptıysa’ diyor Emre de ‘yapmadım’ diyor- bunu “Rıdvan Hoca’ya katılmıyorum” diyerek anlatabilir. Kariyer tartışmasına girerek komik olmanın alemi ne?

    Fenerbahçe’ye transfer olduğu zaman bütün röportajlarında “Çocukluğunda insanın kurduğu hayal vardır. Benim de Fenerbahçe, Aykut, Rıdvan ve Novak'a karşı bir hayranlığım vardı. Odamın duvarında onların resimleri vardı. Top sürerken 3'ünden birinin ismi dilimde dolanırdı” diyen Emre’nin Rıdvan Dilmen’in kariyerini sorgulayarak verdiği saçma yanıt ‘özrü kabahatinden büyük’ deyimine denk geliyor bence...

    Ancak Emre’nin unuttuğu bir şey var: Kariyer, sadece cv’de yazanlar üzerinden ölçülmüyor (Ki öyle olsa bile, Emre’nin yine unuttuğu bir şey var: Rıdvan Dilmen’in kariyerinde, onda olmayan, Fenerbahçe teknik direktörlüğü var)...

    Yine de kariyer hesabına gireceksek, sadece ve sadece, insanların “dedem babama Lefter’i anlatmış, babam bana Rıdvan’ı anlattı, ben de oğluma Alex’i anlatacağım” cümlesi kimin kariyerinin daha büyük olduğunu gösterir.

    Emre ne kadar büyük Fenerbahçeli olduğunu kanıtlamaya çalıştığı o röportajlarda “En büyük arzum, insanlar 'Bu Fenerbahçeli Emre' desinler. Bu da hayatımın en büyük isteği, son arzusudur” demişti.

    Rıdvan Dilmen, Emre’nin en büyük isteğini gerçekleştirmiş ‘Fenerbahçeli Rıdvan’, hatta Fenerbahçe efsanesi olmuştur, ya Emre Belözoğlu?

    * Sürekli anlatılan şehir efsanelerinden birinin vurucu sözüdür... Hikayeye göre; bir adam babasına gidip ‘sen bana adam olamazsın dedin ama ben vali oldum’ diyerek böbürlenir. Bu laf üzerine babası acı acı gülümseyerek ‘ben sana vali olamazsın demedim, adam olamazsın dedim’ diye yanıt verir...

    IRKÇILIK ÜZERİNE...
    Sanırım ırkçılık denilen şeyi okullarda –sanki çok şey öğreniyoruz da- değil de filmlerden öğrendiğimiz için kavram karmaşası yaşıyoruz... Bize göre ırkçılık sadece beyazların siyahlara hakaret etmesi olarak algılanıyor... Bir de 2. Paylaşım Savaşı’nda yaşanan ve Almanların Yahudilere yaptıkları var ki o ırkçılığı da aşıyor, faşizm oluyor...

    Dediğim gibi, ırkçılık bizde beyazların siyahlara hakaret etmesi olarak algılandığı için ‘Haşa! bizde ırkçılık diye bir şey yok’ diye söylenip duruyor. Evet, siyahları, hele kendi takımımızda oynadıkları zaman seviyoruz da, ırkçılık sadece siyahlara karşı olmuyor ki...

    Türk Dil Kurumu sözlüğünde “1. Kişinin bağlı olduğu ulus ya da ırkın üstünlüğüne inanarak onun dışında kalan toplulukları aşağı ve hor görmesine dayanan tutum ve davranış. 2. Toplumu kendi kümesi, yabancı küme diye iki bölüme ayırarak kendi kümesine üstünlük ve başatlık tanıma, dış kümeye ise düşkünlük ve uyrukluk tutumunu benimsetme” diye yazıyor ırkçılık üzerine...

    Irkçılık karşıtı olmak ne demek?
    Hangi dilden, dinden, ırktan, cinsten olursa olsun öteki vatandaşların hak ve özgürlüklerine en az kendimizinkiler kadar saygılı olmak demek. Benimsemesek de onların varlığına, fikirlerine, tercihlerine tahammül etmek demek.

    O zaman bu topraklarda ırkçılık olup olmadığını esas azınlıklara sormak gerek.

    Çok uzaklara bakmaya da gerek yok. Hocalı Katliamı’nın 20. yılında İstanbul Taksim Meydanı’nda düzenlenen protesto mitinginde Hrant Dink’in katledilmesine ilişkin yapılan yürüyüşe katılanlar için “Hepiniz Ermenisiniz, Hepiniz P.çsiniz” dövizleri açılması, beyaz bereli bir grubun Agos gazetesine yürümek istemesi, Ermenilere yönelik nefret içeren sloganların atılması bu topraklarda ırkçılığın fazlasıyla kol gezdiğini gösteriyor...

    Emre Belözoğlu, “Irkçılık bizim örf ve adetlerimizde olmayan bir duygudur. Eğer ki ırkçılık adına ufacık bir şey besliyorsam kalbimde, Allah bu kalbimi yerinden çıkarsın...” dedi basın toplantısında...

    Oysa İbrahim Altınsay’ın dediği gibi “Hepimiz Kürtüz, Ermeniyiz, Rumuz, Filistinliyiz, İrlandalıyız, Aleviyiz, Hristiyanız, Yahudiyiz, Ateistiz, Kadınız, Eşcinseliz, Yaşlıyız, Çocuğuz, Engelliyiz...' dediğimizde, diyebildiğimizde biter bu topraklardaki ırkçılık.



  • Mert Aydın - Seyirci kazandık

    Türkiye’de bir dünya rekoru denemesi izlemek ne kadar güzel bir duygu. O denemeye alkış tutan ellerin sesini duymak ne kadar inanılmaz bir şey. Ataköy Spor Salonu’nda Yelena Isinbayeva’ın sonu istediği gibi bitmese de yaptığı dünya sırıkla atlama rekoru denemeleri herkesin içindeki atletizmseveri ortaya çıkardı. Yapmazlar, gelmezler, izlemezler değil gerçek. Verirseniz, dünyanın en iyilerini getirirseniz herkesin ilgisini çeker. İşte Dünya Salon Atletizm Şampiyonası’nın 3 günü sonunda gelinen nokta budur.

    Son gün sadece Isinbayeva’dan ibaret değildi. Kadınlar uzun atlamada Amerikalı Brittney Reese, vatandaşı Janay Deloach’un son hakkındaki 6.99’una birkaç dakika içinde 7.23 ile yanıt vererek, “Öyle olmaz böyle olur” dedi. Erkekler 3 bin metrede 37 yaşındaki Bernard Lagat’ın Olimpiyat şampiyonluğuna soyunan Mo Farah ve eski vatandaşları olan Kenyalıları alt edişi izlenmesi gereken türden bir görüntüydü.

    Yunanistan’dan gelen müthiş seyirci grubunun yüzünü güldüren genç Dimitrios Chondrokoukis’in yüksek atlama zaferi taze bir yıldızı bize tanıtırken 60 metrede Jamaikalı Veronica Campbell, Olimpyat’tan dünya şampiyonasına zengin altın koleksiyonunu daha da zenginleştirdi.

    Çinli Liu Xiang büyük talihsizlikler yaşamış bir atlet. 2008’de kendi ülkesinde sakatlanıp final koşamaması ve sağlık sorunlarıyla uzun süre boğuşmasının ardından geçen yıl Daegu’da dünya ikincisi olmuştu. İstanbul, onun için bir yeniden doğuş olacaktı. Ama bu kez de Birleşik Amerikalı Aries Merritt 60 metre engellide altını kaptı.



  • Mehmet Sevinç - Darısı Roland Garros’a


    Daha önce böyle bir şey görülmemişti. Bugün görenlerse gördüklerine inanamadı. Olup bitenler karşısında Rod Laver Arena’ya gelen binlerce sporsever saatin gece yarısını geçmiş olmasından dolayı kan şekerlerinin düştüğünü zannetti, kimiyse rüya gördüğünü. 2008 Wimbledon finali hala konuşulurken, Rafael Nadal ve Novak Djokovic ondan da iyisi varmış dedirtti. 2012 Avustralya Açık erkekler finali sadece tenisin değil sporun en muhteşem finallerinden biriydi.

    Bazen biz sporu seslendirenler alışık olunmadık anlarla karşılaştığımızda “kelimelerin kifayetsiz kaldığı an” repliğini kullanırız. Ama bu sefer kelimeler gerçekten de yaşananları ve yaşatanları tam karşılayamayacakmış gibi geliyor. 2012 Avustralya Açık erkekler finali tenisseverler için bir şölen veya ziyafetten çok ömür boyu en nadide köşede saklanacak bir sanat eseri gibiydi. Ama yapımı son derece meşakkatli ve eziyet veren derecede yorucu, sonucu ise kazanan için her daim canlı tutulacak bir hatıra, kaybeden içinse acı bir tecrübeydi.

    5 saat 53 dakika süren Grand Slamler tarihinin en uzun finalinde aslında sadece kağıt üzerinde bir kaybeden vardı. Korttaysa kazanan 2 gladyatör Rafael Nadal ve Novak Djokovic. Maçın 1 saat 20 dakika süren ilk setinin sadece bir başlangıç olduğunu kim bilebilirdi? Kim seremonide sporcuların yorgunluktan sandalyelerde oturmak zorunda kalacaklarını öngörebilirdi ve kim Rafael Nadal gibi tarihin en iyi oyuncularından birinin aynı oyuncuya üst üste 7. finalini kaybedeceğini tahmin edebilirdi?

    Geçen yıl Novak Djokovic’e altı final kaybeden Nadal bu kez hem zihinsel hem de fiziksel olarak bu maça kendini hazırlamıştı ve bir planı vardı. Daha agresif oynayacaktı ve fırsat bulduğu her an hücumu düşünecekti. Maçın belirli bölümlerinde bu taktik başarılı da oldu. Nadal geçen yıl toprakta oynadıkları Roma ve Madrid Masters maçlarında dahi Novak’ı yenmeye bugünkü kadar yaklaşmamıştı.  Nadal hem savunmada hem de hücumda belki de hayatının en iyi maçını oynadı. Ama ona asıl acı veren bunun bile yeterli olmamasıydı. Djokovic yine yıkılmadı, yine en zor anlarda bir çıkış yolu bulmayı başardı ve belki de en önemlisi bunu rakibine belki de daha önce olmadığı kadar net hissettirdi.

    Tabii ki Nadal’ı büyük bir şampiyon yapan, asla pes etmemesi ve her seferinde daha güçlü bir şekilde rakiplerinin karşısına gelmesi. Bu mağlubiyet ne kadar acı verici olursa olsun, Nadal bir sonraki maça bundan daha güçlü çıkacaktır. Novak Djokovic ise bir daha ki sefere bu kadar şanslı olamayabileceğini düşünerek kendini geliştirmeye devam edecektir. Bizlerse bugün gördüklerimizin henüz bir başlangıç olduğunu, ileride bizi çok daha iyi maçların beklediğini bilerek bu oyuncuları seyretmeye devam edeceğiz.



  • Irmak Kazuk - GS Avrupa'ya açılmak üzere...

    Galatasaray Medical Park, geçtiğimiz sezon kendisine hoş olmayan anılar yaşatan Olin Edirne engelini farklı geçti.

    Geride kalan 10 günlük periyoda Euroleague bileti ve Cumhurbaşkanlığı Kupası sığdıran sarı kırmızılılar, akıllar Avrupa'da olmasına karşın sahadan 98-71 galip ayrıldı. İlk çeyrek sona erdiğinde tabelada 33-23 üstünlüğü bulunuyordu Galatasaray'ın.

    10 dakikada yenilen 23 sayı Mahmuti'nin pek görmek istediği bir şey değil. Nitekim çeyrek sonunda deneyimli koç oyuncularını bu konuda uyarmış olacak ki, ikinci 10 dakikanın ilk 6 buçuk dakikasında sarı kırmızılılar potalarına sayı imkanı vermedi. Böylece geçtiğimiz sezon inatçı karakteriyle rakiplere korku salan evsahibi ekibin hem direncini kırmış oldu, hem de maçı bu bölümde kopardı Galatasaray Medical Park.

    Tüm oyuncularından skor katkısı alan Mahmuti, hafta arasında yaşanacak Euroleague heyecanını da düşünerek önemli isimleri dinlendirme fırsatı da yakaladı. Galatasaray Medical Park Türkiye'nin en batısından rahat bir galibiyetle dönmeyi bildi, hafta içinde daha da batıya gidecekler ve işleri kesin çok daha zor olacak.

    Galatasaray'ın kısalarının, ülke sınırları içinde lige fazla gelen basketbol zekası var, ancak mutlaka, ama mutlaka Zaza'nın da adaptasyon sürecini çabuk aşması Schengen ülkelerinde başarıyı hızlandıracaktır...



  • İlker Acun - Yaralı Aslan Olympiakos

    Avrupa’da basketbolun zirvesi THY Euroleague’de yeni sezon başlıyor. Yeni sezondan itibaren 3 sezon boyunca THY Euroleague’de bütün takımların maçları NTV Spor ekranlarında olacak. Bu büyük heyecanın başlamasına çok kısa bir süre kala Avrupa’nın devlerini mercek altına almak istiyorum.

    Takım değerlendirmelerime A Grubu’nda yer alan, Yunan basketbolunun en önemli kulüplerinden Olympiakos ile başlıyorum.

    Avrupa’da basketbol denince akla gelen birkaç kulüpten bir tanesi de Olympiakos... Yunan basketbolunun lokomotiflerinden biri olan Olympiakos, yeni sezona büyük bir kan kaybıyla başlayacak. Ancak Kırmızılar, giden yıldızların yerini dolduramasa da önemli isimleri kadrosuna ekledi. Avrupa’nın devleri arasında yer alan kulüp, THY Euroleague’de bu sezon favoriler arasında yer almasa da hala dikkat edilmesi gereken bir takım.

    Geçtiğimiz sezon hem Yunanistan Ligi’ne hem de THY Euroleague’e çok hızlı başlayan Kırmızılar, iki önemli organizasyonun da sonunu getiremedi. Euroleague’de üst üste 6 maç kazanarak Top 16 Grubu’nu ilk sırada noktalayan ve aldığı galibiyetlerle play-off rekoru kıran Olympiakos, sezon sonuna doğru beklenmedik bir düşüşe geçti ve final four’un dışında kaldı.

    Yunan Ligi’nde de Olympiakos’un kaderi pek farklı değildi aslında. Lig kupasını müzesine götüren Kırmızılar, normal sezonun en çok kazanan takımı olmasına rağmen, final serisinde ezeli rakibi Panathinaikos’a boyun eğdi.

    Olympiakos için tablo daha da kötüye gidiyordu aslında. Sezonun tamamlanmasının ardından Kırmızılar, gelen haberlerle darbe üstüne darbe aldı. Çok iyi başladığı bir sezonu hayal kırıklığı ile noktalayan Olympiakos, Yunanistan’daki ekonomik krizden payını aldı ve birçok yıldız oyuncu ile yollarını ayırmak zorunda kaldı.

    Takımın başarısında kilit rol oynayan Milos Teodosic, Ioannis Bourousis ve Theodoros Papaloukas gibi isimleri kaybeden Kırmızılar, genç ve gelecek vaadeden oyunculara yöneldi. Takımı maddi açıdan da sıkıntıya sokmayan koç Dusan Ivkovic, bu terichleriyle büyük bir kumar oynadı aslında.

    SEZON BAŞINDA OLYMPIAKOS'TAN AYRILAN İSİMLER ŞÖYLE:
    (SG) Jamon Gordon (Galatasaray), (C) Ioannis Bourousis (Emporio Armani Milano), (PG) Miloš Teodosic (CSKA Moscow), (PG) Theodoros Papaloukas (Maccabi Tel Aviv), (SG)  Yotam Halperin (Spartak Saint Petersburg), (PF) Loukas Mavrokefalidis (Spartak Saint Petersburg), (PF) Matt Nielsen (Khimki), (PF) Zoran Erceg (Beşiktaş Milangaz).

    SEZON BAŞINDA OLYMPIAKOS'UN KADROSUNA EKLEDİĞİ İSİMLER ŞÖYLE:
    (PG) Kostas Sloukas (Aris), (PF) Kyle Hines (Brose Baskets), (PG) Kalin Lucas (Michigan State University), (PF) Matt Howard (Butler University), (SG) Martynas Gecevicius (Lietuvos Rytas), (C) Lazaros Papadopoulos (Khimki), (C) Pero Antic (Spartak Saint Petersburg), (PG) Vangelis Mantzaris (Peristeri).

    OLYMPIAKOS'UN 2011-2012 SEZONU KADROSU

    PF - Hines, Kyle
    PG - Lucas, Kalin
    PG - Spanoulis, Vassilis (Kaptan)
    SF - Vasilopoulos, Panagiotis
    PF - Howard, Matt
    SF - Kešelj, Marko
    SG - Pelekanos, Michalis
    C - Papadopoulos, Lazaros
    SG - Gecevicius, Martynas
    C - Glyniadakis, Andreas
    PF - Printezis, Georgios
    SF - Papanikolaou, Kostas
    PG - Mantzaris, Vangelis
    PG - Sloukas, Kostas
    SG - Katsivelis, Dimitrios
    C - Antic, Pero

    YUNANİSTAN LİGİ ŞAMPİYONLUKLARI
    1949, 1960, 1976, 1978, 1993, 1994, 1995, 1996, 1997

    EUROLEAGUE ŞAMPİYONLUKLARI
    1997

    KİLİT OYUNCU: KALIN LUCAS
    Avrupa’nın en değerli oyun kurucularından Milos Teodosic’i CSKA Moskova’ya kaptıran Olympiakos, Sırp yıldızın yerini ABD’li Kalin Lucas ile doldurmaya çalışacak. 1989 doğumlu genç oyun kurucunun sırtında ağır bir yük olacağı kesin. ABD Kolej Ligi’nde Michigan State forması giyen Lucas, takımının iki kez üst üste final four oynamasında büyük pay sahibi oldu. Oyunu okuyabilme, pas yeteneği ve yüksek şut yüzdesiyle dikkatleri üzerine çeken “Too Easy” lakaplı oyun kurucunun en önemli özelliği ise liderlik... NCAA’de takımını çok iyi yöneten ve el yakan topları kullanmaktan çekinmeyen Lucas’ın takım kaptanı Vassilis Spanoulis’in yedeği olması bekleniyor. Genç oyuncu önemli bir potansiyele sahip, ancak Avrupa basketboluna ve yeni takımına ne kadar sürede uyum sağlayacağı merak konusu. 22 yaşındaki oyuncunun performansı, Olympiakos’un THY Euroleague ve Yunanistan Ligi’nde nereye kadar gideceğini belirleyen en önemli faktör olacak.

    Yunan ekibinin en çok kan kaybettiği bölgelerden bir tanesi de pota altı. Ioannis Bourousis’i kadrosunda tutamayan Kırmızılar, Eurobasket 2011’de Makedonya’nın sürpriz bir şekilde yarı final oynamasında önemli pay sahibi olan Pero Antic’i renklerine bağladı. Makedon oyuncu dışardan şut kullanabilme özelliği ile ön plana çıkan bir isim olsa da Bourousis’in pota altındaki sertliğini çok aratacak gibi gözüküyor.

    Kadrosunu gençleştiren Olympiakos’un en önemli eskiklerinden biri de tecrübe olacak hiç kuşkusuz... Şimdiden Yunan basketbolunun efsane isimleri arasına adını yazdıran Theodoros Papaloukas, gemiyi terk eden isimler arasında yer alıyor. 34 yaşındaki oyuncu eski günlerini aratsa da tecrübesiyle takıma çok önemli katkı sağlıyordu. Kırmızılar bu sezon onun yokluğunu çok derin hissedecek.

    Olympiakos iki numara pozisyonunda da değişikliğe gitti. Kırmızılar, 27 yaşındaki tecrübeli oyuncu Yotam Halperin’in boşluğunu 88 doğumlu genç Litvanyalı Martynas Gecevicius ile doldurmaya çalışacak. Grafiğini her geçen gün yukarı taşıyan şutör gardın, takımın skor yükünü üstlenen isimlerden biri olması bekleniyor.

    Takımın en önemli hücum silahı Marko Keselj... Avrupa’nın en önemli şutörlerinden biri olan Sırp oyuncunun bu sezon çok daha fazla sorumluluk alması gerekecek. 23 yaşındaki oyuncu, Teodosic ve Papaloukas’ın saha içinde üstlendiği liderlik rolünü omuzlarına almaya çalışacak. Kostas Papanikolaou ve Panagiotis Vasilopoulos da Keselj’ye bu yolculukta eşlik edecek isimler olacak.
     
    Olympiakos 4 numara pozisyonunda Matt Nielsen, Loukas Mavrokefalidis ve Zoran Erceg’i rakiplerine kaptırırken, kadrosuna 2 oyuncu ekledi. Bu oyuncular Matt Howard ve Kyle Hines... Butler Universitesi’nde önemli bir kariyere sahip olan Howard, takımının 2010-2011 sezonunda NCAA Turnuvası’nda finale yükselmesinde başrol oynayan isimlerden biriydi. 22 yaşındaki genç oyuncu, pota altında takımına büyük katkı yapabilecek bir oyuncu. Onun da Kalin Lucas gibi Avrupa basketboluna ve yeni takımına ne kadar sürede uyum sağlayacağı merak konusu. Kırmızılar’ın 4 numaradaki en önemli silahı Kyle Hines olacak. Geçtiğimiz sezon Brose Baskets’te sergilediği performansla büyük bir çıkış yakalayan 25 yaşındaki oyuncu, Yunan ekibinin pota altındaki en önemli skor opsiyonlarından biri. 4 numara pozisyonunda Olympiakos’un bu 2 oyuncu dışında kullanacağı diğer bir oyuncu da Georgios Printezis.

    Geçtiğimiz sezon Aris’te kiralık olarak oynayan ve bu sezon takıma geri dönen Kostas Sloukas’a da değinmeden geçemeyeceğim. 21 yaşındaki genç oyuncu, Aris’te çok iyi bir sezon geçirdi ve Yunan Ligi’nde sezonun en iyi genç oyuncu ödülünü kazandı. Sloukas da Olympiakos’u umutlandıran oyuncuların başında geliyor. Spanoulis ve Kalin Lucas’ın ardından takımın 3. oyun kurucusu konumundaki genç oyun kurucu, fazla süre alamasa da oyuna girdiği dakikalarda takıma önemli katkı yapabilecek bir oyuncu.

    Olympiakos’u Two Nations Cup’ta izleme şansımız oldu. Anadolu Efes’in yenilenmiş kadrosu Kırmızılar’a çok ağır geldi açıkçası. Yunan ekibi, Anadolu Efes ile oynadığı ilk maçı 87-62, ikinci maçı da 67-62'lik skorla kaybetti. Fenerbahçe Ülker ile de kozlarını paylaşan Olympiakos, sarı lacivetlileri 88-78 mağlup etti.

    Özet olarak Olympiakos yeniden yapılanma sürecine giren genç ve tecrübesiz bir takım. Ancak aynı zamanda yüksek potansiyele sahipler. Başlarında da Ivkovic gibi çok tecrübeli bir koçun olduğunu düşünürsek, hiç de yabana atılacak bir takım değil. Takımda çok fazla yeni oyuncu olduğu için takım kimyasının oturması biraz zaman alacaktır, fakat her geçen gün çok daha iyi basketbol oynayacaklarını düşünüyorum. Eğer sezonun ilk bölümünü büyük yaralar almadan atlatabilirlerse, sezonun ikinci bölümünde çok can yakabilirler. Hatta onları final four için İstanbul’da bile görebiliriz. 



  • İsmail Şenol - Rüya Takım

    Avrupa basketbolunda yakın tarihin en büyük sürprizi şüphesiz ki Zalgiris Kaunas'tan gelmişti. Tyus Edney ve Saulius Ştombergas'ın etrafına kurulan ekipte kariyerinin sonlarına gelmiş Anthony Bowie, kariyerindeki ilk Avrupa sezonunu yaşayan George Zidek gibi oyuncular yer alıyordu. Dainius Adomaitis ve Zukauskas kardeşler görev adamı kontenjanından bu karmaya dahil olmuşlardı.

    İşte bu yetenekli karmadan bir Avrupa şampiyonu yaratan isim koç Jonas Kazlauskas'tı. Hem de finalde Daniloviç, Rigaudeau, Sconochini ve Nesterovic gibi yıldızlardan kurulu Kinder Bologna'yı yenerek...

    12 yıl önce Jonas Kazlauskas’tan kimse şampiyonluk beklemiyordu. Ancak o, kurduğu müthiş takım kimyası ve görev dağılımıyla kulüpler düzeyindeki bir numaralı kupayı Litvanya’ya getiren isim oldu. 2011 yılındayız ve Kazlauskas yine bir karma takımla yola çıkıyor. Ancak bu sefer beklentiler bambaşka. CSKA Moskova için şampiyonluk haricindeki her sonuç, başarısızlık olarak görülecek Rusya’da. Belki biraz insafsız, ama haklı temelleri olan bir beklenti bu. Zira CSKA Moskova, geçen yılki hayal kırıklığını atlatmak için Avrupa basketbolu tarihinin en güçlü takımlarından birini kurdu.

    Transferler
    JR Holden ve Trajan Langdon’ın emekli olmalarının yanı sıra Matjaz Smodis, Sergey Bykov, Boban Marjanovic ve Sani Becirovic’i kaybetti CSKA Moskova. Ancak CSKA taraftarının gidenlerin ardından gözyaşı dökmek için pek vakti olmadı. Gelenler listesine bakınca nedeni anlaşılabilir. Avrupa’daki en iyi iki oyun kurucudan birisi Miloş Teodosiç, en iyi pivot Nenad Krstiç ve en iyi kısa forvet Andrei Kirilenko’yu aldı bu yaz CSKA Moskova. Yetmiyormuş gibi geçen sezon tek başına bir Euroleague takımını sırtlayabileceğini gösteren Sammy Mejia da sırf kadroya derinlik katsın diye alındı.

    Rotasyon:
    PG: Milos Teodosic / Aleksey Shved / Anton Ponkrashov
    SG: Jamont Gordon / Evgeniy Voronov
    SF: Andrey Kirilenko / Ramunas Siskauskas / Sammy Mejia
    PF: Viktor Khryapa / Andrey Vorontsevich / Darjus Lavrinovic / Nikita Kurbanov
    C: Nenad Krstic / Aleksandr Kaun / Dmitry Sokolov

    CSKA Moskova’nın 15 oyunculuk olağanüstü bir kadrosu var. Ancak “yıldızlar karması” oluşumlarında sık görülen ego çatışmasına izin vermeyecek şekilde kurulmuş bir kadro bu. Teodosiç’in yöneteceği hücumlarda, çeşitli şekillerde sayı bulabilirler. Nenad Krstiç gibi bir sırtı dönük hücum silahı CSKA’nın fark yaratmasını sağlayacak. Siskauskas gibi bir şutör, Gordon ve Shved gibi penetreci skorerler, Khryapa ve Kirilenko gibi forvetten oyun kurabilecek çok yönlü atlet oyuncular, Vorontseviç gibi uzun şutörlerle savunulması çok zor bir takım haline geldi CSKA Moskova. Siskauskas’ı iki numaraya çekip Teodosiç-Siskauskas-Kirilenko-Khryapa-Krstiç gibi uzun ve korkutucu beşe sahip olabilirler. Shved-Gordon-Meija-Vorontseviç-Kaun ile oyunun temposunu yükseltip rakibi yorabilirler. Sayısız kombinasyonla bambaşka basketbol oynayabilir CSKA bu sene.

    Hedef
    Tek kelime: Şampiyonluk.

    Anahtar Kelime
    Sağlık ve takım kimyası. Geçen sezon sakatlıklardan çok çeken CSKA Moskova sağlıklı kalır ve yeni yıla kadar takım kimyasını oturtabilirse Mayıs ayında İstanbul’da olmamaları için hiçbir sebep yok.



  • Sine Büyüka - Eurobasket Günlüğü - 17. Gün

    Bir turnuva daha bitti. Maalesef son iki gün hasta oduğum için günlüğümü ihmal etmek zorunda kaldım, final heyecanını aktaramadım. Üzerinden çok vakit geçmiş olsa da, ufak notlar halinde kapanışı burada yapmak istedim.

    - Cumartesi günü öncelikle U18 All Star maçı vardı. Giriş ücretsizdi. Ona rağmen tamamen dolu salonu görünce şaşırıp kaldık. Bizde olsa kaç kişi gelir diye merak etmedim değil. Aileler çocuklarıyla gelmiş. Genç kızlar, basketbolculara tezahürat yapıyor. Turnuvada beyaz takımda bir Türk oyuncu da vardı, Samet Geyik. Samet şu anda Tofaş’ta oynuyor. All Star bir şov maçı olsa da, aldığı sürede 10 sayı kaydederek iyi bir performansa imza attı Samet. Maçtan sonra da biz bir röportaj yaptık. Öncelikle Samet kendisini çok güzel ifade ediyor, Türkçe’yi çok güzel kullanıyor. Gayet aklı başında, samimi yorumlar yapıyor. Bundan sonra yapacağı işleri merakla bekliyorum.

    - Bu organizasyonun ardında ise klasman maçları vardı. Slovenya, Sırbistan’ı yenerek turnuvayı 7. bitirdi. Litvanya ise Yunanistan’ı mağlup ederek, kendi evinde 5. olmuş oldu. Ben de o gün rahatsız olduğum için maç aralarında dinlendim.

    - Pazar günü gelip çattığında heyecan doruktaydı. Önce Makedonya ve Rusya 3.lük-4.lük maçında karşılaştılar. Ne yalan söyleyeyim, hemen herkes gibi ben de Makedonya’yı podyumda görmek istiyordum. En azından bu turnuvada gösterdikleri performansı bu şekilde taçlandırmalarını istiyordum. Ama olmadı. Bronza uzanan taraf Rusya oldu.

    - Turnuva boyunca yakalaması en zor oyunculardan biri Andrei Kirilenko idi. Bütün basın onun peşindeydi. Maç sonunda da hemen bir televizyona röportaj vermeye gitti. Bizim canlı maç sonumuz olmadığı için daha sonra kullanmak üzere röportaj için kendisini bekledik. Bizi görünce yüzü aydınlandı, “aaa Türk televizyonu…” dedi ve ekledi “N’aber? Nasılsın?” Ben de gülmeye başladım ve “Bunlar Memo’nun sözleri olsa gerek” diye cevap verdim. “Evet, ondan öğrendim” dedi.

    Röportaja podyumdaki yerlerinden memnun olup olmadıklarını sorarak başladım. Fransa’ya karşı şanssız bir galibiyet aldıklarını, tabi ki daha iyisini de yapabileceklerini ama olmadığını söyledi. Rusya’nın sadece kendisinden ve Khryapa’dan ibaret olmadığını, takım halinde iyi işler yaptıklarını belirtti. Önceki maçın ardından koç David Blatt Kirilenko için, “O vahşi bir at. Benim ona öğretebileceğim bir şey yok. En iyi oyununu düzen içinde değil, içinden geldiği şekilde kalbiyle oynadığında ortaya koyuyor. Ne şanslıyım ki bencil bir oyuncu değil ve benim tarafımda” demişti. O zamandan beri bütün basın vahşi at aşağı, vahşi at yukarı der olmuştu. Ben de kendisine “koç sana vahşi at diyor” dedim ve açıkladım. Güldü, “Ata benzer bir yanım mı var? Hmm, düşününce aslında atlar güzel hayvanlar. Kabul ediyorum, at olabilirim” dedi.

    - Bu maçın ardından ise sıra finale geldi. Batum’lu ve Parker’lı Fransa’nın İspanya’yı yenip yenemeyeceği merakla bekleniyordu. Ama İspanya’nın o kadar çok silahı var ki, birini durdursanız öbürü devreye giriyor. Savaşılacak gibi değil. Altına ulaşan taraf o gece de İspanya oldu. Turnuva boyunca Navarro İngilizce konuşmadığı için (ya da İngilizce röportaj vermemekte ısrarcı olduğu için) bir türlü konuşamamıştık. Ama son iki maçtır neredeyse tüm salonun MVP diye tezahürat yaptığı Juan Carlos’la konuşmak farz oldu. Bu sefer yanıma İspanyol bir gazeteci arkadaşımı aldım, Navarro’yu tören sonrası röportaja mecbur bıraktım. Önce İngilizce konuşmuyorum deyip kaçmaya yeltendi ama sonra Paco’yu görünceçaresiz kaldı .) Kısaca konuştuk. Galibiyeti sevincini paylaştı ve madalyayı ailesine ve çocuklarına armağan etti.

    - Takım, buraya gelmeden önce “Şampiyon İspanya” diye t-shirt bastırmış. Daha maç bitmeden teknik ekip giyip son çeyreği öyle izlediler.

    - İspanya çoğu takım gibi o gece Litvanya’da kalmak yerine ülkeye dönmeyi tercih etti. Sabah 03.00’te uçakları vardı. Salonun içerisinde büyükçe bir odayı kapatmışlar ve orada bir kutlama düzenlemişler. Sağolsun davet ettiler, biz de diğer İspanyol gazetecilerle kutlamaya gittik. O gece İbaka’nın doğumgünüymüş, öncelikle Ibaka’nın doğumgünü kutlandı. Kamp döneminde babasını kaybeden kaptan Reyes için özel bir şarkı hazırlanmış, o çalındı. Reyes çok duygulandı. Leona Lewis’e benzeyen bir eşi var, onunla kucaklaşıp dinledi şarkıyı.

    - İspanya Federasyonu, Kaunas’tan itibaren herkesin eşini ve kız arkadaşını Litvanya’ya getirmiş. Bence çok da akıllı davranmışlar. Oyuncuların motivasyonu üst düzeye çıkmış böylece ve başka iş peşine düşmemişler.

    - Ben tabi kadın gözüyle kız arkadaşları da inceledim .) Marc Gasol bu bağlamda beni olumlu anlamda çok şaşırttı. Kız arkadaşı çok doğal ve zarif. O kadar insanın içerisinde parlıyor. Belki Rudy Fernandez’in Dünya Güzeli kız arkadaşı gibi havalı değil ama en çok o göze çarpıyor.

    - Kutlamada Gasol kardeşlerin annesiyle de tanıştım. Hanımefendi sapsarışın, masmavi gözlü, kalıplı ve 1.90’a yaklaşan bir boyu var. Oldukça da konuşkan .) Biraz sohbet ettik, hemen anne tavsiyelerinde bulundu. “Bak sen prenses gibi kızsın, bu erkeklere dikkat et aman ha” dedi. “Tamam, mesajı aldım” diyerek gülmeye başladım ben de.

    - Kutlama sürerken ekibimiz de toparlandı. Ben de gazetecilerle vedalaşıp Yavuzalp’le beraber otele döndüm. Ertesi gün erkenden kalkıp yola koyulduk. Önce üç arabaya doluşup Riga’ya geçtik. Oradan da uçağa binerek İstanbul’a vardık. Ertesi gün şifa niyetine annemin yanına Bodrum’a geldim. Üç hafta ayrı kalınca tabi ki çok özlemiştim, burnumda tütüyordu. Şu anda iyileşmeye çalışıp çok özlediğim ince belli bardağımdan çay içiyorum bütün gün .)

    Böylelikle bir turnuvanın daha sonuna gelmiş olduk. Gerçekten çok şanslı bir insanmışım ki ilk turnuvam Türkiye’deki Dünya Basketbol Şampiyonası oldu. Hemen arkasından ise Eurobasket 2011. Keşke milli takımımız daha ileri gidebilseydi ve Kaunas’ta o heyecanı da yaşabilseydik. Ama olmadı. Umarım Slovenya’da ve sonra İspanya’daki Dünya Şampiyonası’nda istediğimiz yerde bitirebiliriz turnuvayı.
    Buraya gelmeden önce çok heyecanlı ve birazcık da endişeliydim. Çünkü daha önce hayatımda hiç muhabirlik yapmamıştım. Ama işin altından elimden geldiğince kalktığıma inanıyorum. Muhabirlik çok zor ama çok keyifli bir iş. Çoğunlukla sabah 9, gece 1 çalıştık. Ama sonuna kadar değdi. Benim için eşsiz bir tecrübe oldu. Önceilkle tüm dünyadan  bir çok gazeteciyle tanıştım, arkadaş oldum. Birçok kişiyle kartlarımızı alıp verdik. Kontak halindeyiz. Bu yaşımda bu havayı teneffüs etmiş oldum. İşler nasıl yürüyor, turnuva ortamı nasıl görmüş oldum.

    Aynı zamanda ekip anlamında da çok şanslıydım. Dünyanın en iyi ekibiyle bir aradaydık. Onlar sayesinde turnuva çok daha güzel geçti.

    Yavuzalp Yamaner: Dünyanın en becerikli, çalışkan ve esprili kameramanılarından biri olsa gerek. Her muhabirin hayatını kurtarır, işini kolaylaştırır. Çalışırken çok eğlendik. Her zaman yanımdaydı ve sürekli iş talep ettiğimde bile gıkı çıkmadı. Umarım bundan sonra beraber daha çok iş yaparız.
    Kemal Mercan: Ekibin enerji deposu. İşinin ehli. Yüzü hiç düşmedi. Her zaman destekti. Hiçbir ricamı kırmadı. Yavuzalp’le bir oldu, esprileriyle turnuvaya neşe kattı. 

    Özay Bakkal: Ekibin Litvanyalısı. Sarışın, mavi gözlü, güler yüzlü arkadaşımız. Son derece özverili çalıştı, benimle birlikte maç sonu röportajları için sağdan sola koşturdu. Panik olunca yatıştırdı.
    Ahmet Şişman: Ona kelimeler yetmez. Tam şahsına münhasır bir karakter. Bütün ekip 3 hafta üzerine oynadı, tüm takılmalara gülümseyerek, aynı neşeyle cevap verdi. İyi ki tanımışım.
    Murat Bükçü: Ekibin ağır beyefendisi. Bir kere söyler, tam söyler. Ağabeyliğini eksik etmedi.
    Onun dışında tabi ki Erkan Arseven, Murat Kosova, İhsan Bayülken ve Murat Murathanoğlu. Onlarla turnuvayı takip etmek çok büyük bir şanstı. Her zaman yol gösterdiler, yanımda oldular. Sorduğum sayısız soruya büyük bir sabırla cevap verdiler. Güzel sözleriyle motive ettiler, destek oldular, tecrübelerini paylaştılar. Hiçbirinin hakkı ödenmez.

    Buradaki diğer Türk gazeteciler…Tecrübeleriyle, sohbetleriyle işimizi kolaylaştırdılar. Aç kaldığımızda yemek dahi getirdiler.

    Milli takım oyuncuları ve tüm teknik heyet…Yenilgilerde dahi işimizi yapabilmemiz için yardımcı oldular, vakit ayırdılar. Hiçbir ricamızı kırmadılar. Aralarına aldılar, yakınlık gösterdiler.

    Ve başta İsmail Şenol olmak üzere, Murat Didin ve İbrahim Kutluay da dahil, İstanbul’daki tüm editör, yönetmen, prodüktör, yorumcu, spiker ve ntvspor.net’teki arkadaşlarım. Herkes turnuva heyecanını en iyi şekilde yansıtmak için elinden geleni yaptı. Zaman zaman burada hastayken, uykusuzken kahrımızı çektiler, anlayış gösterdiler.

    Ve turnuvayı takip eden, günlükleri okuyan, twitter’dan yerinde, iyi niyetli eleştirileri ve destekleriyle yanımızda olan tüm sporseverler. Hatalarımız, kusurlarımız mutlaka oldu. Ama güzel mesajlarını esirgemeyen ve işimizi daha iyi yapmamız için destek veren herkese minnetimiz sonsuz. Teşekkür ederiz.






  • Gökhan Çetinbaş - Futbolda Kuvvetler Ayrılığı

    Kuvvetler ayrılığı ilkesi yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsız ve aynı zamanda denk olmasını öngörür. Demokratik bir ülkenin olmazsa olmazlarındandır. Aslında kuvvetler ayrılığı ilkesi, farklı kuvvetlerin yer aldığı her ortamda gereklidir. Türk futbolunda son yaşananlardan sonra artık futbolda da kuvvetler ayrılığı ilkesi elzem hale geldi.

    Futbolda yer alan kuvvetleri ve görevlerini sayarsak karşımıza 3 temel eleman çıkar. İlki ülkede futbol faaliyetlerini yürütmekle görevli, milli takımı da yöneten federasyon, ülkede futbolun gerçek sahibi denilebilecek ve kuvvetli bir hayatta kalma içgüdüsüne sahip kulüpler ve futbolun esas oğlanları futbolcular. Hali hazırda bu 3 elemandan 2’si belli oranda kendini temsil yeteneğine sahip. TFF şu anda mutlak hakim konumunda, hem ülkede futbolun gelişiminden sorumlu, hem ligleri düzenliyor, pazarlıyor ve disipline etmeye çalışıyor, bir yandan milli takımı yönetiyor. Diğer yanda kulüpler birliği ise sadece süper ligde yer alan kulüplerden oluşmuş bir organ ve lobi faaliyetleriyle kendi haklarını korumaya çalışıyor. Futbolcular ise kelimenin gerçek anlamıyla sahipsiz ve bölünmüş durumda.

    Şu anda var olan durum bir çok çelişkiyi beraberinde getiriyor. TFF hem futbolun çıkarlarını korumakla yükümlü hem de kulüplerin çıkarlarını korumakla yükümlü. Bu ikisi birbirine benzer görünse de çoğu zaman çıkar çatışmaları yaşanıyor. Mesela yabancı oyuncu kısıtlaması; federasyon milli takımı düşünerek takımlarda yerli oyuncuların yer almasını garanti altına almak, alt yapıya yapılacak yatırımı özendirmek istiyor. Diğer yandan kulüplerin yaptığı yanlış oyuncu tercihleri, ekonomik olarak sorunlu kontratlar, avrupa kupalarında mücadele gücü gibi faktörler nedeniyle de her yıl yabancı sayısını arttırıyor. Yani federasyon sürekli bir denge sağlamak istiyor ama veren ve isteyen kendisi olduğu için bir anlamda her Pazartesi diyete başlayan bir obeze dönüyor. Her milli hezimet sonrası yabancı oyuncu kısıtlamasının önemine inanıyor, her transfer döneminde kısıtlamayı biraz daha genişletiyor.

    Şike soruşturması konusunda da aynı ikilem devam ediyor. Futbolun disiplininden sorumlu TFF aynı zamanda süper ligin “marka değeri”nden de sorumlu. Bir yandan UEFA baskısıyla en ağır cezaları vereceğini söylüyor, bir yandan “kişilerle kurumları ayırmaktan” bahsediyor.

    Örnekleri çoğaltmak mümkün. Toplumları inşa eden çatışmalar ve çelişkilerdir. Herkes kendi sınıfının gözlükleriyle olaylara bakar. Futbolda da tersi bir durum söz konusu değil ama kuvvetler ayrılığı sağlıklı olmadığı için verilen kararlar da sağlıklı olamıyor. Yapılması gereken, federasyon, kulüpler ve futbolcuların tam ve etkin temsiliyetini sağlamaktır.

    Federasyon ülkedeki futbolun gelişiminden sorumlu olmakla yetinmek durumunda. Uygulayıcı değil düzenleyici olmalı ve elindeki araçları ve maddi imkanları ülkede futbolun daha çok sevilmesi ve yayılması için kullanmalı. Liglerin marka değeri için değil, güvenilirliğini ön plana almalı. UEFA lisansı diye bilinen kriterleri daha da genişleterek, içine ligler için stadyum kriterlerini de koyarak kulüplere dayatmalı. Kısacası federasyon her zaman futbolun tarafında olmalı.

    Kulüpler ama sadece en üst ligin kulüpleri değil, en az 3 üst ligin kulüpleri belirli bir ağırlıklı dağılımla liglerin “marka değeri”, liglerin pazarlanması, lig statüsü gibi konularda yetki ve sorumluluk sahibi olmalı.

    Ve tabi ki futbolcular, sadece kalburüstü futbolcular değil, bu ülkede kulüplerde forma giyen bütün futbolcuların hakkını arayacak ve koruyacak bir sendika mutlaka kurulmalı. Futbolcu sigortası, amatör futbolcular için sosyal güvenlik hakkı, sözleşmeler, cezalar hususunda söz sahibi olan bir sendikaya futbolun ihtiyacı var. 18 yaşında ayağı kırılıp futbol hayatı biten bir genç ortada kalmamalı, sözleşme şartlarını yerine getirmeyen bir kulüp karşısında futbolcular sahipsiz kalmamalı. Futbolcular kulüp, ülke, arkadaşlık bağıyla değil kendi çıkarlarıyla birleşmeli ve haklarını korumalılar.

    Yazının başında dediğim gibi kuvvetler ayrılığı demokratik ülkeler için olmazsa olmazlardan biridir ama kuvvetler ayrılığı için en önemli sorun kuvvet sahiplerinin ellerindeki güçten vazgeçmeye yanaşmamalarıdır. Bu ülkede yıllar önce yürütmenin, yasamanın gücünü eline aldığı KHK’lardan (kanun hükmünde kararname) vazgeçen bir hükümet çıkmadı. Umarım bir gün en azından futbolda kuvvetler ayrılığından söz edebiliriz.



  • Murat Demiryas - Travma

    Türk futbolu 2 haftadan fazla bir süredir tarihi bir süreçten geçiyor. Aralarında kulüp başkanları, yöneticileri, teknik direktörler ve futbolcuların olduğu birçok isim şike ve teşvik iddiaları ile (ve başka iddialar ile) gözaltına alındı, bir kısmı tutuklu yargılanacak, bir kısmı tutuksuz...
    Ortada çok iddia var, gazetelerde her gün yeni şeyler yazıyor. Ortada hala bazı belirsizlikler varken bu konudan fazla söz etmek istemiyorum. Ancak kafamı daha ilk günden beri meşgul eden şeyler var.
    Yıllardır yazılı veya görsel basında çalışıyorum. Bazı maçlarda “bir şeyler olduğu” haberleri hep kulaktan kulağa yayılırdı. Hatta bazı maçlardan bizzat izlerken bile şüphelenirdik. Ama ortaya bir şey konamazdı. İspatı olmadan bir şeyler söylemek, sahaya çıkıp ter döken futbolculara, teknik adamlara büyük haksızlık olurdu.
    Şimdi farklı bir durumla karşı karşıyayız. İstanbul Emniyet Müdürlüğü 6 Temmuz tarihinde yaptığı açıklamada “delillendirilmeden” bahsetti. 19 maçta “şike ve teşvik faaliyetlerinin gerçekleştirildiğinin tespit edildiği”ni açıkladı. Bu cümleyi son iki haftada çok sık duydunuz ama tekrarlamak gerekiyor, son sözü adalet söyleyecek. Şu an suçlu gibi gördüğümüz insanlar serbest kalacak veya henüz hakkında hiçbir şey söylenmemiş kişiler suçlu ilan edilecek. Bunu şu anda bilmemiz mümkün değil. Ama bundan sonra istenirse delil elde edilebileceği bir sürece girmiş olmanın farkına varmalıyız.
    Asıl söylemek istediğim şey de bu değil esasında. Söylemek istediğim şey, oyunun şekliyle ilgili. Tam anlamıyla romantik bir futbol izleyicisi olmamakla beraber çoğu zaman futbola sadece futbol olduğu için baktım (Bu noktada araya hep bu tip durumlarda söylenen bir başka klişe koymak lazım: Futbol asla sadece futbol değildir!) Benim için sahada iyi, kötü, çirkin ne varsa futbolun içinde oldu. Güzel bir gol, güzel bir hareket neyse rakibi sakatlayan bir tekme de aynı benim için. Futbol, iyi ve kötü bütün unsurların bir araya gelmesiyle futboldur benim için.
    Ve futbol, bir beceri oyunudur, o beceriler bizi bu büyülü oyuna bağlar. Messi, Ronaldo, Rooney, Arda, Alex, Quaresma, Nuri, Mesut ve daha birçok becerikli oyuncuyu izleriz büyülenmiş bir şekilde. Bundan keyif alırız, bununla futbolun tadına varırız. Ve aynı zamanda futbol, bir hatalar oyunudur. Hatalar olmasa futboldan istediğimiz tadı alamayız. Herkes bu oyunu mükemmel oynasaydı, futbol bize gerçekçi bir tad vermezdi.
    Şu son olaylarla birlikte hangi takımın taraftarı olursak olalım, bir travma geçiriyoruz. Bir futbol travması... Şu ana kadar bildiğimiz, tanıdığımız herşey yabancılaştı sanki. Kolay geçecek bir travma değil bu. Ve bu travmayla birlikte, futbolda hatalar masumiyetini kaybetti.
    Düşünün, artık bir kaleci hata yaptığında “Aaaa, ne komik gol yedi, böyle gol yenir mi?” mi diyeceğiz, yoksa “Bu nasıl gol yemek ya, bunun altında bir iş mi var acaba?” mı diyeceğiz? Bir forvet oyuncusu 1 metreden gol kaçırınca kahkalarla gülecek miyiz, yoksa “Bu adam bunu nasıl kaçırır, yoksa atmak istemedi mi?” diyeceğiz?
    Kesin olan bir şey var: Bu travmayı atlatana kadar hatalar eskisi kadar masum olmayacak. Bu travmayı atlatmak için öncelikle adalete, sonra da federasyonun adaletine güvenmeliyiz. Bu işler tamamen bittiğinde hatalar eski masumiyetine ulaşacak. Bu işin sonunda birileri mutlaka üzülecek. Bunun kimler olduğunu şu anda bilemiyoruz. Ama bildiğimiz tek şey, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak...



  • Burcu Hakyemez - Sezonun ardından...

    2010-2011 Aroma Bayanlar 1.Voleybol Ligi'ni geride bıraktık. Bu sezonda şampiyonluk ünvanını kaptırmayarak, kupayı müzesine götürme başarısını gösteren Fenerbahçe Acıbadem oldu. Sarı Melekler İstanbul’da düzenlenen Şampiyonlar Ligi Final Four’u ardından çok iyi toparlanarak, Final Four’da ilk günkü maçta yenilerek final şansını kendilerine kaybettiren Vakıfbank Güneş Sigorta Türk Telekom karşısında seriyi 3-0 gibi net bir skorla tamamladı. Final Four ardından Türk oyuncuların azmiyle ivme yakalayan Sarı Melekler'de dönüm noktası deplasmanda oynadıkları  Eczacıbaşı Vitra maçı olmuştu. Bu maçı galibiyetle tamamlayan Fenerbahçe’de Seda-Eda-Naz üçlüsü gene takımlarını sabırla ateşlemeyi bildi. Ligin son haftalarına doğru Dünya’nın en iyi smaçörlerinden biri olan Sokolova da bu üçlüye eklenince, play-off finalinde Fenerbahçe Acıbadem’i durdurmanın zor olacağı kesinleşti.

    Play-off final serisinde 3-0’lık seri ile şampiyonluğa ulaşan Fenerbahçe’de en önemli değişiklik sene başında libero forması ile sahadan yer alırken ligde ilk kaybedilen Eczacıbaşı Vitra maçı sonrası servise manşette aksadığı için forması elinden alınan Nihan’ın tekrar libero görevi almasıydı. Fenerbahçe’de bu sezon eksik kalan en önemli nokta takım olmak ve son sayıya kadar savaşmaktı. Tabii bunun en önemli sebebi ise yeni bir kadaroya sahip olmak ve Avrupa ile Türkiye’de farklı kadrolarla mücadele etmek oldu. Saha içinde takım arkadaşlarını motive ederek savaşan ve ne olursa olsun takıma positif enerji veren kaptan Çiğdem’in sakatlanması, takımın zaman zaman inişli cıkışlı oyun sergilemesinin en önemli sebelerinden biriydi. Çiğdem’den sonra takımı ve hatta seyirciyi motive etmede en önemli rolü üstlenen Nihan da libero olarak forma giymeyince problemde buna pararlel büyüdü. Final Four ardından ise Eda başta olmak üzere Naz, Seda ve sabırlı uzun bir bekleyişin ardından sezon sonunda final serisinde libero formasıyla sahadaki yerini alan Nihan takım olmakta en büyük rolü üstlenen isimler oldu.

    2010-2011 sezonuna baktığımızda ilklerin yaşandığı bir yılı geri bıraktığımızı görüyoruz. Fenerbahçe Acıbadem’in Dünya Şampiyonluğu ve Şampiyonlar Ligi üçüncülüğü, Vakıfbank Güneş Sigorta Türk Telekom’un Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu, A Bayan Milli Takımımızın Dünya Şampiyonası'nda kazandığı altıncılık ve bu başarının bir tesadüf olmadığını bütün dünyanın görmüş olması.  Bu sezon  yaşanan başka bir ilk ise, İtalya’da senelerdir örneğini gördüğümüz gibi Türkiye’de 3 büyük takımımızın da bir kupa kazanması oldu. Fenerbahçe Acıbadem Lig Şampiyonu olurken, Eczacıbaşı Vitra Türkiye Kupa’sını müzesine götürdü ve Vakıfbank Güneş Sigorta Türk Telekom ise bir ilke imza atarak Şampiyonlar Ligi Şampiyonu oldu. Bu da aslında bu üç takımımızın Türk voleyboluna neler kazandırdıklarını net bir şekilde ortaya çıkardı. Tabii bir lig için üç takım kesinlikle yeterli değil. Umarım önümüzdeki sezonlarda üst sıralarda mücadele eden takım sayımız 2 kat artarak çoğalır.

    Gelelim 2011-2012 sezonunda geçerli olacak 2+1 yabancı uygulamasına. Voleybol camiasının bir kısmı bunun Milli Takımımız açısından Olimpiyat yolunda çok önemli bir adım olacağını savunurken, diğer bir kesim ise bunun kulüp takımlarımız için bir intihar olacağını ve Avrupa Kupalarında başarının gelmeyeceğini savunuyor. Öncelikle Türk oyunculara bu güvensizlik neden? Bizim A Bayan Milli Takımımız şu anda Dünya sıralamasında 11'inci sırada yer alıyor. Ve geride bıraktığımız sezona baktığımızda ilk 3 sırada yer alan takımlarımızda forma giyen Türk oyuncular bu takımlarının kaderlerini belirlemede geçtiğimiz sezonlara göre çok daha büyük paya sahiptiler. Diğer takımlarımızda yer alan Türk oyuncularında kalitesi Avrupa standartlarında. Bunun yanında yabancı oyuncularında voleybolun popüleritesi açısında çok büyük önemi var. Dünya yıldızları Türkiye’ye geldikçe, salonlarımız daha fazla doluyor ve tabii ki Türk oyuncularımız daha kaliteli antreman yapıyor. Ama sadece antreman yaparak oyuncu olunmuyor. Sahada aktif şekilde görev almadığınız ve sorumluluğu omuzlarınızda hissetmediğiniz sürece iyi yaptığınız antreman neye yarar? Gelen bu yeni uygulamanın amacı sezon biter bitmez hatta bitmeden oynanacak Olimpiyat elemelerine milli oyuncularımızın hazır bir şekilde geliyor olması. Ve tabii ki seçilecek kadronun daha fazla sayıdaki sporcular arsından belirlenebilmesi.

    2+1 ile ilgili herkesin düşüncesi farklı olabilir ama bir gerçek var ki Milli Takımdaki en büyük sorun dört numara pozisyonunda yaşan sıkıntı. İlk üç sırada yer alan takımlarımıza baktığımızda, bu klüplerde ilk altıda yer alan 2 köşe smaçörü de yabancı. 2+1 kısıtlaması ile beraber değişen birşey olmadı ve bu takımlarımız gene köşe smaçörlerini yabancı kontenjanından kullandılar. Fenerbahçe, Sokolova-Kim, Eczacıbaşı Mirka-Usic ve Vakıfbank Nikolic-Glinka. Belkide yabancı kısıtlaması yerine 3 yabancı oyuncu hakkı devam ettirilmeli ve mevkii kısıtlaması getirilmeliydi. Sahada yer alacak ilk altılarda her pozisyonda sadece bir yabancı oynatma şansınız olacak. Böylece sahada libero hariç minimum 3 Türk forma giyebilecek. Ve yabancı oyuncular sadece bir  mevkiiden transfer edilerek Türk oyuncuların önünü kapatmayacak. Aynı zamanda yabancı kısıtlaması gelmediği için bütün sezon yapılan antremanında kalitesi düşmemiş olacak.



  • Tahsin Doğan - Los GalacTurkos

    Real Madrid'te oynayan Türk pasaportlu ilk futbolcu, Elvir Baliç olmuştu. Ama Bosna Hersek Milli Takımı'nda oynadığı için onu Türkiye pek benimsemedi.
    Ondan 11 yıl sonra Mesut Özil "Los Galacticos"ta forma terletmeye başladı.
    Şimdi de Nuri Şahin ve Hamit Altıntop, oynamak için yeni sezonu bekliyorlar.
    Real Madrid, kuşkusuz dünyanın en popüler takımı.
    Her ülkede, her kıtada milyonlarca taraftarı, seveni, hayranı var.. Her maçı heyecanla izleniyor, ilgiyle takip ediliyor.
    Real Madrid'in hayranı olmayanlar bile alacağı sonuçları (skorlar kötü olsa da sevinsek diyerek) merak ediyor.
    Böyle bir takımda, üç Türk futbolcunun birden yer alması sevindirici.
    Hele de gösterecekleri performans çok önemli.
    Her ne kadar üçü de Almanya'da yetişmiş olsa da...
    Her ne kadar üçü de Türkiye'de hiç oynamasa da...
    Her ne kadar, Mesut Alman Milli Takımı forması giyse de..
    Üç Türk futbolcunun birden Real Madrid'te oynaması, Türk futbolcularına olan ilgiyi arttıracaktır..
    Avrupa'da ve pek ilgi göstermesek de Türkiye'yi merakla izleyen Arap ülkelerinde Türk futbolcular artık daha dikkatli izlenecektir.
    Artık alıcı gözle bakılacaktır.
    Artık piyasaları olacaktır.
    Hele, Arda Turan da Atletico Madrid'e giderse.
    Hele de Mehmet Topal, Valencia'daki istikrarını sürdürürse..
    Türk futbolcusu için yeni bir kapı açılmış olacaktır..
    Onların Real Madrid'teki başarısı Türk futbolcusunu kendisini geliştirmesi için motive edecektir.
    Bundan Türk futbolu, Türk Milli Takımı da olumlu etkilenecektir..
    Şimdiye kadar, Dünya Kupası üçüncülüğü, Avrupa Şampiyonası çeyrek ve yarı finali birer kez yaşanan, saman alevi gibi başarılar oldu. Bundan sonra zaferler sürekli hale gelecektir..
    Mesut, Nuri ve Hamit, hiç kuşku yok ki Türk futbolunun ufuklarını genişletecek, "Los GalacTurkos" çağını başlatacak öncüler olacak.



  • Devrim Çetin - Bir Koçfest günlüğü!

    Çok ilginç başladı 'Türkiye Koçfest Üniversite Spor Oyunları Basketbol 1. Lig Müsabakaları'na katılımım.

    Gün içinde maillerime baktığımda basın bülteni o kadar çok geliyordu ki, o kadar davet geliyordu ki telefonla 'Devrim bey, size basın bülteni gönderdik, şurada şu var, şunu yapacağız' demedikleri zaman maalesef benim zayıf tarafım belki ama ciddiye almıyordum. Diyeceksiniz ki 'adam olmuş da davetleri de ciddiye almıyor' Yok öyle bir şey de Türküz biz Türk, dürtmeden bir şey yapmayız işte ne yapalım.

    14 Fotoğraf

    Bir Koçfest günlüğü

    Sevgili müdürüm Can Birsay, 'Devrim sana bir mail attım, ilgilen bakalım' dedi. Baktım Koçfest'in Üniversite Spor Oyunları Basketbol 1. Lig Müsabakaları... Aranacak kişi Pelin hanım demişti Can bana. Hemen aradım Pelin hanımı ve olay nedir diye sordum. Sağolsun Pelin hanım bana telefonda mevzuyu kısaca özetledi. Dedim ki, 'Bakın Pelin hanım, bu iş güzel hoş da benden daha iyi basketboldan anlayan arkadaşlarımız var, onları göndereyim ben'. Gidilecek yer Samsun, olay basketbol. Hımm dedim bir anda. Bu işi bizden en iyi anlayan kim var, aklıma güzel kardeşim İlker Acun geldi. Hemen telefona sarıldım. "Acun, oğlum basketbolla ilgili bir organizasyon var, sen bu işin adamısın. Seni gönderelim Samsun'a" dedim. Anlattım bende Pelin hanımın bana aktardıklarını. Önce tamam dedi İlker. Ama İlker'in Serhat ile birlikte sabahları NBA programı vardı radyoda. Telefonu kapattım, Acun'dan okeyi almıştım. Tam telefonu masaya bırakıyorum İlker Acun aradı. "Abi benim Cuma günü Ankara'da olmam lazım, sen git istersen" dedi.

    Hımmm dedim kendi kendime Devrim bu iş senin. Pelin hanım zaten bana 'ben sizi 1 saat sonra arayayım, bana kararınızı bildirin, gelirseniz çok memnun oluruz" demişti. Neyse baktım telefon çalıyor. Adam olduk ya artık : kayıtlı olmayan numaraları açmam pek, bilen bilir ama Pelin hanımın numarası gönderilen mailde olduğu için tanıdım ve açtım. 'Tamam Pelin hanım ben geliyorum' dedim. "Yanlış anlamayın ama bu iş bana kaldı' dedim :)

    Pelin hanım bana Perşembe günü gidileceğini ve programı göndereceklerini söyledi. Neyse okey dedik bir kere :) Bir mail geldi gözlerim yerinden çıkacak. Samsun uçağı 07:35, 06:30'da havaalanında toplanılacak. Eyvahhhh dedim kendi kendime. Son bir haftadır 3-4 saatlik uyku dilimleriyle işe gidiyordum ve o gün de muhtemelen o kadar uyku uyuyabilecektim. Neyse sabah 05:30'da kalktım, 06:00'da araç geldi ve beni Atatürk Havaalanı'na götürdü. Buluşma yeri Mado ama ben kimseyi tanımıyorum ki. Kiminle buluşacağım. Elimde valiz, iki tane telefon Mado'ya gittim. Bir kaç masa dolu da ben kimseyi tanımadığım için boş bir yere oturdum. Telefonla arıyorum Pelin hanımı ama açmıyor. Hadi bakalım çık işin içinden, acaba hangisi Pelin hanım? Masaları gezeceğim siz misiniz diye ama delikanlılığa sığdıramıyorum :) Neyse onlar grup halinde kalkmak üzereyken beni farkettiler ve bir şekilde denk gelebildik ve uçağa doğru hareketlendik. Uçakta yanımda oturan hurriyet.com.tr'den genç kardeşim Ali Can Yaycılı ile Samsun'a gelene kadar konuştuk. Tabi Devrim Çetin bu, benim çenemden dolayı çocuğa fazla sıra gelmedi :)

    İstanbul yağmurluydu ve Samsun Çarşamba'da da bizi yağmur karşıladı. Bekleyen araçla otelimizdeki yerimizi aldık. Pelin hanım ve Fidel hanım sağolsunlar hiç yanımızdan ayrılmıyor ve bizimle çok iyi bir şekilde ilgileniyorlardı. hurriyet.com.tr'den Ali Can Yaycılı, sporx'ten Sedat Balcı, Sabah Gazetesi'nden Murat Özbostan ve Habertürk Spor'dan ise Yasin Yıldırım vardı. Otele daha sonra Koç Holding'ten Tunç Özcan (hemşerim:) ve Okyar Tuncel bey de geldi ve bize eşlik ettiler. Aracımızda genç bir bayan bize rehberlik yapıyordu. İlk önce araçla şehir turu attık ve İlkadım Anıtı, Reji İskelesi ve Onur Anıtı'nın ardından acıkmaya başlamıştık artık. Meşhur Samsun pidesi yiyeceğimiz söylendi ve güzel bir mekana gittik. Pideleri afiyetle yedik ve oradan da maçların oynanacağı spor salonuna gittik. Beklediğimden de fazla kalabalık vardı ve pankart yarışmasında birinci olana ödülünü sanatçı Emre Aydın verecek dediler. Devrim Çetin bu, anlamaz ki poptan cazdan :)

    Neyse güzel bir pankart birinci seçildi ve Emre Aydın ismi anons edildi. Hemen yanımda bulunan Murat Özbostan'a sordum, hangisi Emre Aydın. Sakallı bir genç arkadaş vardı bu mu dedim. Değil dedi, sonra bir baktık şapkalı biri. İşte bu dedi Murat Özbostan. Vallahi billahi yeni görmüş ve ismini yeni duymuştum ama bu Emre Aydın'ın değil de benim ayıbımdı :) Yani akşam gördüklerime sıra gelip anlatınca bana hak vereceksiniz.

    Biraz orada kaldıktan sonra tekrar şehir turu atılacağı söylendi bize ama biz genç arkadaşım Ali Can ile Samsun'a gelmişken şampiyon Samsunspor'a uğramazsak ayıp olur dedik ve gruptan kısa bir süreliğine ayrıldık. Bindik bir taksiye Ali Can ile birlikte ve tesislere gittik. Hüseyin Kalpar bizleri bekliyordu. Ali Can, Hüseyin hoca ile röportaj yaptı ve sonra Hüseyin hocayla birlikte futbolcuların olduğu yere gittik. Baktım sağ bek Adem Alkaşi, sol bek Orhan Taşdelen tabiri caizse hemen alçıya aldım :) Kendilerini çok beğendiğimi söyledim her ikisine de. Arkam dönük bir baktım bir başka adamım bence Bank Asya 1. Lig'in en iyi stoperi Kemal Tokak. Bir kaç nasihattan sonra Agbetu sesleri geldi. Gelll dedim buraya Agbetu gelll. NTV Spor deyince Agbetu'nun gözleri açıldı, yanımda bulunan arkadaşım Ali Can şahit, tabi sebebini isterseniz burada açıklamayayım :) Biraz muhabbetten sonra ekibe dahil olduk. Ekip Bandırma vapuru'nu geziyordu. Rehber arkadaşımız Bandırma Vapuru'nun hikayesini anlatıyordu ve bu vapuru ilk alanın adına Kimi koyduğunu, daha sonra satın alan kişinin de vapurun adını değiştirmediğini söylüyordu. Sonra başkasının bu tekneyi aldığını ancak ismini değiştirdiğini tam söylemek üzereydi ki klasik kötü esrpirilerimden birini yaptım ama duyan olmadı. Yeni alan kişinin de vapurunun adını 'Kim kimi' mi koydu dedim :)

    Neyse müthiş resimler çektik ve sonra Amisos Tepesi'ne çıktık. Müthiş bir manzara vardı orada da. Dedim kendi kendime 'Devrim akşamı bekle, tahrik olma' :) Akşamki durağımız Balık restaurantıydı çünkü ve Devrim Çetin bu balığı düşünüyordu, kendini değil :) Balığın yalnız kalmasını kendime yediremedim ve onu yalnız bırakmadım da :)

    Balıkları yerken masada konsere gidip gidilmeyeceği konuşuluyordu ama açıkçası ben pek istekli değildim. Zaten gündüz Emre Aydın'ı tanımayarak bir ofsayta düşmüştüm de. Neyse gidelim bakalım dedik ve konser alanındaki yerimizi aldık. Oraya gittimde gözlerime inanamadım. Yani gündüz basketbol maçlarından önceki ödül töreninde çok fazla ilgi gösterilmediğini düşündüğüm Emre Aydın'ın konserine binlerce kişi gelmişti ve neredeyse izdiham derecesinde kalabalık vardı. Allah'ı var, çok da güzel şarkılar söylüyordu Emre Aydın. Sonra dedim yanımdaki gazeteci arkadaşlarıma da, 'Adammış bu Emre'... 'Bundan sonra tek adamım Emre Aydın, kardeşimdir' dedim.

    Geç saatlere doğru konser alanından ayrıldık ve otele geri döndük. Sabah 8'de paldık küldür uyandım ve tüm ekip arkadaşlarımızla İstanbul'a hareket ettik.

    İlk başta tereddütlü gittiğim bu organizasyondan çok mutlu dönmüştüm İstanbul'a. Buradan bu organizasyonu gerçekleştirenlere sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Çok güzel bir organizasyondu ve basketbol maçları da gayet zevkliydi. Çok yetenekli basketbolcular da vardı.

    Buraya kadar okuduktan sonra 'bırak kardeşim, basketbol maçlarından çok nereye gittiğinizi, neler yaptığınızı yazmışsınız' diyebilirsiniz ama tüm günü sizlere aktarmak adına kısa bir günlük oluşturayım dedim, kalın sağlıcakla...



  • Veysel Balkaya - Altın madeninden çıkan altın oluyor

    Porto Başkanı Jorge Nuno Pinto da Costa onu takımın başına getirmeye karar verdiği gün sayısal loto oynasaydı büyük ikramiyeyi kazanırdı. Ya da üniversite sınavında kesin ilk 10’daydı... Tavla olsaydı tüm zarları ‘düşeş’ gelirdi... Çünkü kimse için iştah kabartan genç yıldızların yer aldığı, evinde mutlak hedefin şampiyonluk olduğu, Avrupa’da da çıtanın daima yukarıya konulduğu bir ekibi 33 yaşında bir adama teslim edemezdi. Adam istediği kadar Mourinho’nun Porto, Londra ve Milano seferlerinde yan koltuğunda olsa bile bu zor bir karardı...

    Luis Andre De Pina Cabral De Villas Boas diye çağıralamayacağı için kısaca ona Villas Boas deniyor.

    Memlekette askere gitmemek için üst üste 2 üniversite okuyup, yüksek yapıp ardından aftan yararlanıp açık öğretim okuyan profilde bir yaşa sahip. Hani 40 yaşındakilere ‘genç teknik adam’ deniyor ya; Boas için ne dense bol durur gibi.

    Boas, Porto’da daha birinci yaşgünü pastasının üstündeki mumları henüz söndürmedi. Ama Portekiz Ligi’nde bitime haftalar kala üstelik Benfica’yı cehenneminde yenip şampiyonluk turunu attı. UEFA Avrupa Ligi’nde ise çeyrek final ilk maçında Spartak Moskova’yı perişan etti; şimdiden yarı final işini bitirdi... Kupanın kulbunu kim tutar sorusunun en banko yanıtı yine Porto...

    Altın madeninden çıkan tabii ki altın oluyor. Boas, Mourinho sonrasında Academica’daki yılların ardından ustalık dükkanını Porto’da açtı sezon başında... İşler acaip yolunda. Futbol-tecrübe argümanının şu sıralar canına okuyor.

    Yeşil sahadan gelme değil, krampon bağlamayı filan antrenmandan biliyor; şurada burada gol krallığı, jeneriklik golü, topçu milleti egosu da yok. Belki son güzün başında kolundaki mavi-beyaz ‘ben teknik direktörüm’ bilek bandını takıyor olmasaydı, saha kenarındaki görevlilerle de tersleşebilirdi. Kulübeye geçti; Porto’yu daha ilk senesinde aldı, uçurdu.

    Yazı şans temasıyla başlar ancak öyle bitmesi büyük haksızlık olur...

    Başarısız adamı dövmüyorlar; zaten işlerin azami kesat durumda gitmesinde bile ligde şampiyonluk, yer alınan Avrupa Kupası‘nda -UEFA Avrupa Ligi ya da Şampiyonlar Ligi fark etmiyor- birkaç tur atlanmış oluyor Porto’da... Sadece kan tazeliyorlar; öyle devam ediyorlar. Kim gelse bir şekilde başarılı oluyor Porto’da. Yani sistem işi bu oluyor. Oyuncu seçimlerinde macera aranmıyor. Devamında da başarı geliyor. Ama tekrar etmek lazım... 32 yaşında bir adama zamanında Avrupa Şampiyonu olmuş takım teslim etmek kolay karar değildir. O şampiyonluğu elde etmiş Mouriunho’nun yamacından geçen adam tercihi tabii ki itici güçtür. Eğer biz de bu sıralar istikrarsızlığın dibini görmüş Türk futbolu için birkaç model arıyorsak İberya’nın küçük ortağındaki Porto’ya göz atmamızda fayda var.

    Biraz da geleceğe bakmak lazım...

    Mourinho ile karşı karşıya gelince usta-çırak hikayelerine yenileri eklenecek. Ya da Mourinho, Real Madrid’den ayrılmaz, Barcelona’da da Guardiola’ya rahatlık batmaya devam edip gelecek sene bitecek sözleşmesini yenilemeyip Barcelona için bas bas ‘ben tam oranın adamıyım’ diye bağıran Boas, Katalanlar’ın başına geçerse ne maçlar oynanır!



  • Coşkun Çelik - Tugay’ın dediğini yap Arda...

     

    Tugay Kerimoğlu...
    Altyapıdan birlikte çıktığı arkadaşlarından Bülent, iyiden iyiye kadroya giriyordu ancak kendisinin sadece Galatasaray posterlerinde görüyorduk resmini... Oynamıyordu pek fazla. Gazete sayfalarındaki ufak kutu haberleri dolduruyordu sadece, gençliği ya da ilerisi için umut vaad ettiği yazılıyordu... Şanslıydı, Mustafa Denizli vardı takımın başında... 1988-89 sezonunda artık takımın "as" futbolcularından biriydi... 1990 yılında Piontek'in İzmir'deki S. İrlanda maçı için seçtiği kadroda onun da ismi vardı...

    Yıllar geçti, yıllar önce Trabzon altyapısından transfer edilen çocuk artık Galatasaray'ın bayrak adamlarından biriydi... Kimi zaman özel hayatına da müdahale edildi... Kimi zaman "yan top yapıyor, geri oynuyor" denildi... Yine gazete sayfalarında futbolu bırakması gerektiği yazılıyordu... Futbolu bırakmadı, futbol oynayacağı yerlere gitti... Belki de kariyerinin en iyi dönemlerini geçirdi... Avrupa'dan dönüşünde el üstünde geldi Galatasaray'a... Şimdi formayı ilk giydiği günkü gibi, hâlâ Galatasaray'ın gelecekte umut bağladığı isimlerin başında geliyor...

    Bir diğer isim... Arda Turan...
    2004-05 sezonunda Galatasaray A Takımı'na yükseldiğinde 17 yaşındaydı... Vestel Manisaspor'a kiralık gönderildi, geldiğinde takımın en önemli transferiydi... 2006-07 sezonundaki Mlada Boleslav maçında attığı 2 golle artık Türkiye'nin yeni gözdesi olmuştu...  Sakatlıkları, sinema kapatışı, açılışlara icabeti, giyimi, işkembeciye gidişi, vel hasıl her şeyi olay oldu... NTV Spor ekranlarındaki Dilara Gönder'e verdiği röportajdaki gözyaşları ya da Avusturya'ya attığı golden sonraki basın tribüne yaptığı harket içindeki isyanın başharfleriydi...

    Lafı geveledik, kısa keselim...  Arda... Gider mi gitmez mi bilinmez buralardan?... Söyleyecek sözümüz yok kendisine, haddimiz de değil.  Ancak yıllar önce Türkiye'de eleştirilerin hedefi olan başka bir adam da kendisine çok uzak değil... Kulübeye baksa görecek. O yüzden Arda kimseyi dinlemesin, herkesin değil, Tugay'ın dediğini yapsın... 



  • Serhat Bingöl - Bir numara kaldığı yerden


    Sezon öncesi yapılan kış testlerinde Red Bull'a ayak uydurabilen tek takım olan Ferrari, Avutralya'da beklemediği bir sonuçla karşılaştı. Yarışın ardından oluşan tablo, 'kırmızılar' için hiç de iç açıcı değildi. Buna karşın McLaren, büyük bir süprize imza atarak, Red Bull'u biraz olsun zorlayabilen tek takım oldu. Sezonun ilk yarışında Vettel'in rahat zaferine tanıklık ettik.

    Sıralama turlarında uçuşa geçen Sebastian Vettel, rakiplerine büyük fark atarak pole pozisyonunu kazandı. Kış testlerinde gridin en yavaş araçlarından birisi olduğu görülen McLaren, büyük bir gelişme kaydettiğini gösterdi ve Hamilton ile sıralamada ikinci sırayı aldı. Ferrari'nin hem Red Bull, hem de McLaren'in arkasında yarışa başlayacak olması ise cumartesinin en büyük süprizi oldu.

    Vettel'in ilk cepten kalktığı Avustralya'da, alışılmışın aksine bu defa ilk viraj neredeyse sorunsuz geçildi. Sıralamada umduğunu bulamayan Alonso'ya bir darbe de ilk virajda geldi ve pist dışına taşan İspanyol pilot kendisini 9.sırada buldu. Vettel sorunsuz kalkarken, Hamilton'da yerini korumayı başardı.Yarışın en belirleyici faktörü ise lastiklerdi. Pirelli'nin çabuk aşınan hamurları pilotların aklını birkaç yarış daha karıştıracak gibi gözüküyor. Bunun dışında 'Hareketli Arka Kanat' sistemi de, fazla uzun düzlükleri olmayan Avustralya'da tam olarak test edilemedi.

    Geçtiğimiz sezonun finalini düşündüğümüzde akla gelen ilk isimlerden birisi olan Petrov, bu sezona da rüya gibi bir başlangıç yaptı. Abu Dabi'de şampiyona lideri Alonso'yu çok uzun süre arkasında tutarak, olası bir şampiyonluğunu engelleyen Rus pilot, o performansının 'kasıtlı' olmadığını ispat eder gibi yarıştı Albert Park'ta. Kariyerinin ilk podyumunu gören Vitaly Petrov'un bu yarışı da Alonso'nun bir sıra önünde tamamlaması oldukça manidardı. Ferrari, büyük hayal kırıklığı ile başlayan sezon açılışının ardından, otomobili geliştirmek için var gücüyle çalışmalı. Alonso, istenilen seviyede olmayan aracıyla çok da kötü olmayan bir derece aldı. Fakat Ferrari, bu tempoda devam ederse Tifosi'ler sezonun sonlarında şampiyonluk yarışını geriden takip edebilirler. Yine de karamsar bir tablo çizmek yerine, kırmızı otomobilin sezon içinde rakiplerini yakalayacağını ve rekabete ortak olacağını umalım.

    Red Bull'un özellikle Vettel ile hafta sonunu domine etmesinin moral bozukluğunu üzerinden atamayan Ferrari ve Mc Laren, Christian Horner'ın KERS kullanmadıklarını açıklaması ile adeta şok oldu. RB7'nin bu hızına bile ayak uyduramayan takımlar, şimdiden kara kara düşünmeye başlamıştır. Anlaşılan Adrian Newey, yine olağanüstü bir otomobil tasarlamış.

    Etkileyici RB7, dünya şampiyonluğunun ardından büyük bir değişim geçiren Vettel ile birleşince ortaya 2004'teki Ferrari paketinin bir benzeri çıkmak üzere. Bir numara kaldığı yerden devam etmek bir yana, yaz döneminde üzerine de çok şeyler koymuş. Geçtiğimiz sene, aldığı pole pozisyonlarına rağmen yarış performansı istenilen seviyede değildi. Takım arkadaşı Mark Webber ile girdiği 'acımasız' yarışların ardından Formul 1'in antipatik çocuğu olma yolunda ilerliyordu. Fakat Abu Dabi'de aldığı mucize şampiyonluğun ardından bambaşka bir Vettel çıktı karşımıza. Avustralya'daki olgun ve soğukkanlı tavırları ile mükemmel pilotajı birleşince, seyrine doyum olmayan bir hafta sonu yaşattı taraftarlarına. Gerçek sınav bu sene olacak onun için.

    Sezonun Bahreyn'de başlamamasına en çok sevinen takım herhalde McLaren olmuştur. 3 hafta önce adeta yerlerde sürünen MP4-26, Avustralya'ya gelene kadar çok önemli ilerleme kaydetti. Sıralamada iki pilotu ile Ferrari'yi geride bırakan McLaren, Hamilton'ın yarışı da ikinci bitirmesi ile derin bir nefes alarak sezona başladı. İngiliz takımı, Alpert Park'ta beklentilerin oldukça ötesindeydi.

    Avustralya'da tek süpriz yapan McLaren değildi. Meksikalı çaylak pilot Sergio Perez, çıktığı ilk Formula 1 yarışında ilginç bir yarış stratejisi ile 7. sırada kendisine yer buldu. Ancak yarıştan sonra incelenen Sauber'in kanat açılarındaki uygunsuzluk nedeniyle tüm puanları silindi. Rüya gibi bir başlangış yapan Perez, böylece aldığı puanları geri verdi. Ancak Meksikalı, ilerleyen yarışlar için büyük ümit vaadetti.

    İyisiyle kötüsüyle ilk yarışını geriden bıraktığımız F1'de, sezonun ikinci yarışı 10 Nisan Pazar günü Malezya'da Sepang Pisti'nde koşulacak.



  • İhsan Bayülken - EUROLEAGUE TOP 16 KAPANIŞ

    Fenerbahçe Ülker ve Efes Pilsen Top 16 maçları başladığında ilk sekiz için beklentileri yükseltmişlerdi. Hatta gruplardaki sıralamalara göre çaprazdan eşleşme durumlarını bile düşünür olmuştuk. Sonuç ümitlerimizi ileriye bırakmak oldu.

    Efes Pilsen son hafta maçı öncesinde durumu belli olduğu için Partizan maçı formalite konumuna gelmişti. Rakocevicin istatistik olarak öne çıktığı maçta Ender Arslan verim vermese de rotasyona girmesi Efes Pilsen adına olumlu bir gelişme olabilir. Efes Pilsen sezon içinde herşeye rağmen avantajlı konuma geldiği Avrupa arenasında yoldaki Real Madrid maçını kaybetmesi veda anlamına gelmiş oldu.

    Fenerbahçe Ülker sezon içinde yaşanabilecek bütün olumsuzlukları son üç maçta yaşadı. Finali ise Valencia maçı ile oldu. Rakibin baskılı yarı saha savunmasına karşı pas ile oynamak yerine dribling ile oynama tercihi hücumdaki yüzdelerin düşmesine neden oldu. Takım oyunundan uzaklaşılması ile de 1x1 oynayabilen Preldzic ve Ukicin top kullanması demekti. Preldzic inisiyatif kullanarak iyi bir yüzde ile oynarken Ukic tercih hataları yapmasından dolayı iyi bir yüzde yakalayamadı. Diğer yandan Tomas özellikle maç sonunda erken attığı üçlüklerden de isabet bulamadı. Onan ve Kinsey hücumda katkı vermeyince Fenerbahçe Ülker maç sonunda sahada savunmadan çok hücum yönü yüksek bir beş ile oynadı. Belki de bu beraberinde alan savunması yapma ihtiyacı doğurdu. İşte maçın genelinde iyi tuttuğumuz Martinezin alan savunmasına iki üçlüğü geldi ve maç çözüldü.

    Maçın özelinde akılda kalanlar ise;
    - Bugüne kadar maçların kazanılmasında etkili olduğumuz üçlüklerde 21 atısta 4 isabet bulmamız buna karşılık Valencia takımının 18 atışta 9 isabet ile oynaması
    - Uzunlarımızı bir organizasyon içinde değil sadece bitirici konum fırsatı bulduğumuzda top ile buluşturmamız. Kısaca içeriye verilen pas sayısı...
    - Oyun kurucu olarak Valencia takımında Cook elinde çok top kalmasına rağmen set sonlarında takım adına top paylaşımında 11 sayı pası yapması diğer oyun kurucu Dö Colonunda 15 sayı bulması...

    Fenerbahçe Ülker deplasmanda Zalgiris maçını kazanması ilk sekiz demekti. Normalde potansiyel olarak Euroleaguede olması gereken yerde bu olmalıydı. Fenerbahçe Ülker ve Efes Pilsen adına sonuç olarak  başarı gelmedi ama artılar ve eksiler ilerisi için temeli oluşturacaktır. Sadece burada final-four için nelerin daha iyi olması gerekiyor tesbiti yapılmalıdır.

    Ayrıca bir genelleme de yapmak gerekirse sezonlara iyi başlıyoruz ama karar ayları olan Şubat ve Mart aylarında istenen çizginin altında kalıyoruz. Bu uzun bir maraton ve unutulmaması gereken koşunun başında ne kadar hızlı koşarsan koş önemli olan koşunun sonunda hedeflerine yakın olmaktır.



  • Onur Erdem - Derbiden daha öte: B.Dortmund-Bayern Münih

    Almanya'da ezeli rekabet denince akla ilk gelen Bayern Münih ile Borussia Dortmund arasındaki mücadele olmayabilir. Hatta, Bayern Münih adına 1860 Münih, Borussia Dortmund içinse Schalke 04 ile oynanan karşılaşmalar, ‘ezeli rekabet' tanımının içini daha iyi doldurabilir.

    Ancak, iki kulüp arasında 90'ların başından itibaren büyük bir çekişme yaşandığı da yadsınamaz bir gerçek.

    İki takımın ilk buluşması, 1965-1966 sezonuna denk geliyor. Münih'te oynanan ilk maçtan galip ayrılan taraf,  2-0'lık sonuçla Borussia Dortmund oluyor. Derbinin tarihsel açıdan köklü bir geleneğe sahip olmadığını söyleyebiliriz. Ancak iki kulübün kaderleri, çok daha öncesinde kesişiyor.

    Borussia Dortmund, 19 Aralık 1909'da kilisenin futbol üstündeki etkisinden rahatsız olan bir grup genç tarafından kuruldu. Kulübün ilk toplantısı ‘Zum Wildschütz' isimli bir pub'da yapıldı. Borussia ismi, yerel bir bira fabrikasına da adını veren Latince ‘prussia' kelimesinden geliyordu. 1930'larda, Nazi Partisi Alman futbolunu yeniden şekillendirirken, partiye katılmayı reddeden kulüp başkanı görevinden alındı ve kulüp binasında anti-Nazi propagandası için broşürler hazırlayan birkaç kulüp üyesi infaz edildi. 1900 yılında, Münih Jimnastik Kulübü üyeleri tarafından kurulan Bayern Münih de tıpkı Borussia Dortmund gibi Nazi döneminden büyük yaralarla ayrıldı. Kulübün musevi başkanı Kurt Landauer ve teknik direktörü Richard Dombi, baskılara dayanamayıp ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

    İkinci Dünya Savaşı'nın ardından yeniden yapılanan Almanya'da futbol geri plana atılınca, iki takım da 60'lara kadar dünya futbol sahnesinin zirvedeki aktörleri arasında yer alma şansı yakalayamadı.

    Ancak 1963'te Bundesliga'nın kurulmasıyla birlikte, Bayern Münih ve Borussia Dortmund'un ayak sesleri yeniden duyulmaya başladı.

    Profesyonel düzeydeki ilk kupasını 1965 yılında kazanan Borussia Dortmund, bir yıl sonra, Glasgow'da oynanan Kupa Galipleri Kupası finalinde Liverpool'u 2-1 mağlup ederek, Almanya'ya ilk Avrupa kupasını getirdi.

    1967 yılında, Zlatko Çaykovski yönetiminde Kupa Galipleri Kupası'nı kazanan Bayern Münih'i bir üst seviyeye taşıyan isimse, Çaykovski'nin ardından 1968 yılında göreve getirilen Branko Zebec oldu. Yugoslav teknik adam, Gerd Müller ve Franz Beckenbauer gibi gençlerin etrafında kurduğu takım ve hücuma yönelik oyun anlayışıyla, Bayern Münih'i 37 yıl aradan sonra şampiyonluğa taşıdı. Aynı Zebec, 1981-1982 sezonunda da Borussia Dortmund'u çalıştıracaktı.

    70'li ve 80'li yıllar, Dortmund'lular için çok daha iyi anılara sahne olmadı. Zira, finansal sorunlarla boğuşan kulüp, o yıllarda başarıya bir hayli uzaktı. Bayern Münih ise 1974 yılında ilk kez Avrupa'nın en büyüğü oldu. Şampiyon Kulüpler Kupası'nda Atletico Madrid'e karşı oynadığı ilk maçta, son dakikada Georg Schwarzenbeck'in golüyle beraberliği yakalayan Bayern Münih, tekrar maçından 4-0 galip ayrıldı ve kupayı müzesine götürdü. Takip eden sezonda Leeds United'ı finalde 2-0'la geçen Bavyera ekibi, 1976 finalinde de St. Etienne'i 1-0 mağlup edip, üst üste üçüncü Şampiyon Kulüpler Kupası zaferini yaşadı ki o günden bugüne, aynı başarıya ulaşabilen başka bir takım olmadı.

    Bu dönemde geri planda kalan Borussia Dortmund, 1990'ların başında tekrar çıkışa geçerek, ‘Bayern Münih'in ezeli rakibi' rolünü Borussia Mönchengladbach'dan devraldı. Takım, 1993'te UEFA Kupası finalinde Juventus'a mağlup olsa da o sezon kazanılan 25 milyon Alman Mark'ı, yeni yeteneklerin gelişimine ve transfere harcandı. Kadroya katılan isimlerden biri, Alman futbolu efsanelerinden Matthias Sammer'di. Kulüp 1995 yılında ilk Bundesliga şampiyonluğunu kazanırken, 1996'da aynı başarıyı tekrarlayan kadronun yıldızı Sammer de ‘Avrupa'da Yılın Futbolcusu' seçildi. Sarı-Siyahlılar, bir yıl sonra, yine Juventus'la ancak bu kez Şampiyonlar Ligi finalinde karşı karşıya geldi. 3-1'lik galibiyetle kupayı müzesine götüren Ottmar Hitzfeld yönetimindeki takım, Kıtalararası kupa finalinde de Cruzeiro'yu mağlup etti.

    Bayern Münih ise 90'lı yıllara iyi bir başlangıç yapamadı. 1990'da kazanılan şampiyonluğun ardından üç yılı kupasız geçiren Bayern Münih, Bundesliga'nın zirvesine çıkmak için Franz Beckenbauer'in takımın başına geçmesini ve 1994 yılını bekledi. 1994'te Bayern şampiyon olurken, Dortmund ligi dördüncü sırada tamamladı. O sezon, aynı zamanda 10 yıl sürecek azılı bir rekabetin de ilk adımları atıldı. Dortmund, 95 ve 96'da Ottmar Hitzfeld ile şampiyon olurken, 1997'de Bayern Münih emaneti geri aldı. 1998'de iki kulübün arasından sıyrılan Kaiserslautern, Bundesliga'ya yükseldiği ilk sezonda Otto Rehhagel yönetiminde zirveyi ele geçirdi. Ancak, Bayern Münih'in pes etmeye niyeti yoktu. Bavyeralılar, 1999, 2000 ve 2001'de üst üste üç kez şampiyonluk sevinci yaşadı. 2002'de Dortmund, bir kez daha Bayern Münih saltanatını yıkmayı başarsa da ‘Kırmızılar'ın cevabı yine gecikmedi ve 2003 yılında şampiyonluk Münih'e gitti.

    İki takımın Avrupa kupalarındaki tek randevusu da aynı yıllara denk geliyor.

    1997-1998 sezonunda Şampiyonlar Ligi çeyrek final ilk maçında Münih'te gol sesi çıkmıyor. Dortmund'da oynanan rövanş maçı da aynı skorla tamamlanınca uzatma bölümüne geçiliyor. Stephane Chapuisat'ın golü turu Borussia Dortmund'a getirirken, Bayern Münih Avrupa'ya veda ediyor.

    90'ların sonu ve 2000'lerin başında kendilerini amansız bir rekabetin içinde bulan iki kulüpten Borussia Dortmund için, 2002'deki şampiyonluğun ardından işlerin pek de yolunda gittiğini söyleyemeyiz. Zira şampiyonluk sonrasında finansal darboğaza giren Sarı-Siyahlılar, yıldızlarını birer birer elden çıkarmak zorunda kaldı. Bu, borsaya açılan ilk Alman kulübü olma özelliğine sahip Dortmund'un sportif başarısını direkt olarak etkilerken, Thomas Doll ile başlayan yükseliş süreci, yaklaşık beş yıllık bir bekleyişin ardından Jürgen Klopp ile tavan yaptı. Genç oyunculara önem veren ve iyi bir scouting sistemiyle ucuz yetenekleri keşfeden Borussia Dortmund, bir yandan mali yapısını düzeltirken, bir yandan da bu sezon itibarıyla Bundesliga'da şampiyonluk adayları arasına ismini yazdırmayı başardı.

    Bayern Münih'in ise özelikle 80'lerin ortasından itibaren bu tarz sorunları olmadı. Aksine, Almanya'nın süper gücüne dönüşen kulüp, mali yönden arayı giderek açıp, rakiplerinin yıldızlarını birer birer kadrosuna katmaya başladı. Bayern'in diğer kulüplere yaşama şansı vermeyen politikaları nedeniyle Almanya'da bir nefret objesine dönüştüğünü söylemek zor değil. Zira 80 milyon Alman vatandaşı içinde 10 milyon taraftara sahip Münih ekibi, nüfusun geri kalanı tarafından nefretle anılıyor.  Almanlar bu durumu, “Ya onlardansınızdır ya da onlardan nefret edersiniz” diyerek özetliyor. Yapılan bir araştırma da bunu doğrular nitelikte. Buna göre, -her ne kadar ‘10 milyon Bayern taraftarı' iddialarına ters düşse de- Almanların %92'sinin Bavyera ekibinden nefret ettiği iddia ediliyor. Sonuç bölümünde verilen mesaj ise yoğun ironi içermekte; “Nüfusun %8'i sizinle dost olmak ya da sizlerden biri gibi görünmek isteyebilir. Ancak bunun nedeni, başka bir arkadaş bulamamalarıdır”.

    Bayern'e duyulan antipatinin izlerine her yerde rastlamak mümkün. Ünlü Alman müzik grubu ‘Die Toten Hosen', “Kesinlikle emin olduğum bir şey var ki; asla Bayern'e gitmeyeceğim!” sözleriyle başlayan ‘Bayern' isimli şarkısında, toplumun geneline yayılan bu nefreti çok net bir biçimde ifade ediyor.

    Gelinen noktada, -özellikle 2002 sonrasında yaşanan krizi de hesaba katarsak- yetiştirdiği ya da özenle araştırıp ucuza kapattığı genç yeteneklerle Bundesliga'nın zirvesine kurulan Borussia Dortmund'un, ‘FC Hollywood' lakaplı rakibine oranla daha fazla alkış ve sempati topladığını söylemek mümkün.

    Nuri Şahin de Dortmund'a duyulan bu sempatinin başaktörlerinden biri. Tıpkı, Bayern Münih'li taraftarlara ‘Lammbock' filmine ilham verecek kadar kendini sevdirmeyi başaran Mehmet Scholl gibi, Nuri de 2000'lerin sonunda Dortmund'lu futbolseverlerin sevgisini kazanmış durumda.

    Maça dönecek olursak; rakibinin 13 puan önünde yer alan Dortmund, karşılaşmadan mağlubiyetle ayrılmadığı takdirde şampiyonluk yarışında Bayern'i devre dışı bırakacak. Hatta aksi bir durumda bile çok büyük bir avantaja sahip olduklarını belirtmek gerekiyor.

    Her sene kombine rekoru kıran Signal Iduna Park sakinlerinin Münih deplasmanında da takımlarını yalnız bırakmayacağı kesin. Allianz Arena'yı dolduracak Münih'liler de takımlarının galibiyeti adına ellerinden geleni yapacak.

    Rekabetin saha içine nasıl yansıyacağını ise bilmiyoruz. Ancak eldeki veriler, son dokuz yılda iki kulübün hiç bu kadar denk bir mücadele içinde olmadığını gösteriyor. Bu da futbolseverlere kusursuz bir futbol ziyafetini işaret ediyor.



  • Hakan Gündoğar - Ferrari için rektifiye vakti

    Avrupa futbolunun en sert oynandığı ülke hiç şüphesiz İtalya'dır. Hepimizin bildiği meşhur Catenaccio sistemi İtalyanlara aittir mesela. Böyle bir futbol ülkesinde büyüyen, 1998 yılından 2008 yılına kadar çizmenin en köklü kulüplerinde forma giyen bir savunma oyuncu düşünün. İtalyan devlerine karşı sayısız kere mücadele etmiş, bir çok sertliğe maruz kalmış ve bir çok faul yapıp, yapılmış bir futbolcu. Ve 2009-2010 sezonunun başında Beşiktaş'a transfer olmuş bir isim, Matteo Ferrrari. Geldiği günlerde, kademe anlayışı ve ileri çıkışlarıyla beğeni toplayan Ferrari, 3–4 sonra ayağını gazdan kesmeyerek gece hayatına hızlı bir giriş yaptı. Futbolcunun özel hayatı kimseyi ilgilendirmez elbette ama, futbolunu etkiliyorsa frene basacaksın. 4 aydır sahalardan uzak kalan İtalyan yıldız, Dinamo Kiev maçıyla birlikte sahalara dönerken oynadığı futbol, adı kadar güzel gelmedi kimseye. Fenerbahçe maçında yaptıysa Ferrariye gaz taktırmakla eş değer. İtalya'da her türlü sertliğe maruz kal, Schuster'in dediği provakasyonları gör, maç başından itibaren seni attırmayı kafasına koymuş Lugano'nun tuzağına düş. Ayrıca top ayağından çıkmış. Pozisyona iyi bakın top kime gidiyor kiminle karşı karşıya kalıyor? Gördüğün kırmızı kart sonuçunda hem kendine, hem stada gelen taraftarlara hem de sana güvenip kadroya yedek stoper almayan Schuster'e ihanet etti Ferrari. Rektefiye vakti gelmiş artık Ferrrari'nin.

    Yukarıda belirttim. Ferrari ve İbrahim Toraman'a güvenip Ersan Gülüm'ün sezonu kapattığı halde kadroya elindeki tek savunma oyuncusu Sivok'u almayan Bernd Schuster de, en az Ferrari kadar suçludur bu mağlubiyette. Daha önceki yazılarımda bir çok kez övgüyle bahsettiğim Alman çalıştırıcı mağlubiyetin altına çakır bir imza atmayı başardı. Amatör kümede bir takımın antrenörü bile, yedek kulübesinde kaleci, savunma oyuncusu, orta saha ve forvet hattındaki isimleri yazdıktan sonra 3 kişi daha ekler esame listesine. Beşiktaş'a bakın. 1 tane bile savunma oyuncusu yok yedek kulübesinde. Aurelio stoper olarak oyuna dahil oluyor. Guti'nin kaleye geçmesi gibi bir durum. Necip, Ernst ve Aurelio varken, Fernandez'i kadroya alma, Sivok'u dahil et. En azından savunmadan birisi atılır veya kırmızı kart görürse, oyuna alırsın. Sivok'u kadroya almama nedenine gelince. Tam bir komedi. Kev maçının ardından takım savunmasını eleştirdiği için kadroya alınmamış Çek yıldız. Demek ki bundan önceki konularda Fatih Tekke ve İbrahim Üzülmez haklıymış. İçine atıp açısını böyle çıkartıyormuş sarı melek. Bunu yaparken de Beşiktaş taraftarını kahretmeye devam ediyor. Dedim ya eleştirileri kabul etmiyor ama, kendine gelince bol keseden sallıyor Alman çalıştırıcı. Sen seni eleştirenleri siliyorsan, evlerine gitmesini söyledin taraftarda yakında seni siler Schuster. Sende gider salatalık ekersin birisi kapını çalana kadar.



  • Mert Nergis - Super Bowl XLV

    Amerikan Futbolu Ligi final maçı, daha çok bilinen adıyla “SUPER BOWL” NFL’de bu sezonun şampiyonunu belirleyecek.

    6 Şubat gecesi Dallas’ta yapılacak final maçı, iki ayrı konferansın şampiyonları arasında oynanıyor. 45. Super Bowl, NFC şampiyonu Green Bay Packers ve AFC şampiyonu Pittsburgh Steelers arasında müthiş bir mücadeleye sahne olacak. Altı şampiyonlukla liderliği elinde tutan Steelers, rakipleriyle arasındaki farkı açmaya çalışırken, dördüncü şampiyonluğunu kovalayan Packers ise Brett Favre sonrası dönem için yükselen umutları boşa çıkarmamayı umuyor.

    Bu dev organizasyon her yıl şubat ayının ilk haftasında milyonlarca kişiyi ekrana kilitliyor. Açılış seramonisi, savaş uçaklarının gösteri uçuşu, şovlar, konserler ve stadyumdaki muhteşem akustikle birleşen gladyatörlerin mücadelesi kendinizi bu hayal dünyasına kaptırmanızı sağlıyor. Bu sene devre arasındaki Black Eyed Peas performansıyla eğlencenin dozu daha da artacak elbette. Aynı zamanda gezegendeki en büyük televizyon şovu olan bu uzun gece, yaklaşık dört saat boyunca televizyon başındakileri hayal aleminde tutuyor.

    Super Bowl tarafsız bir sahada ve tek maç üzerinden oynanıyor. Çift senelerde NFC, tek senelerde AFC takımları ev sahibi olduğundan bu sene Green Bay Packers ev sahibi olacak. Final maçı Dallas Cowboys’un dev yapıtı Cowboys Stadı’nda oynanacak. Geçen sezon NBA All-Star maçına da ev sahipliği yapan ve dünyanın en büyük ekranını da içinde bulunduran bu kompleks, muhteşem gece için hazır.

    Green Bay Packers etkili pas oyunu ve saldırgan defansı ile yol alırken, Pittsburgh Steelers güçlü koşu oyunu ve deneyimli defansı ile dikkat çekiyor. Karşılaşmanın son ana kadar çekişmeli geçmesini bekleyen yorumcular, en az hata yapan takımın ipi göğüsleyeceği konusunda hemfikirler.



  • Cem Durak - Sıra Schuster'de (mi?)

    Maçtan önce Beşiktaş'ın yenileceğini düşünenlerin sayısı çoğunluktaydı. Son 2 maçta alınan yenilgilerin moral bozukluğunun yanı sıra; Quaresma, Guti, Holosko, Aurelio, Ferrari, Ekrem, Fatih Tekke gibi Türkiye'de kalburüstü sayılabilecek bir kadro omurgası da devre dışıydı. Buna karşın sonuçtan ziyade bugüne kadarki 'en ciddi' sınavında, Schuster'in yeni anlayışının tezahürü nasıl olacaktı? Belki de sihirli soru buydu.

    Geçen sezon lige erken havlu atan kadrodan farklı olarak, Ferrari ve Ekrem'in yerlerine Zapotocny ve Hilbert vardı sahada. Yeni transferler olmadan; özellikle Guti ve Quaresma'yı birlikte sahaya süremediği son 2 maçta da çuvallayan Beşiktaş'ın değişen felsefesi, Avrupa'nın elit takımlarından Porto karşısında ne mesajlar verecekti?

    Kağıt üstünde Moutinho-Belluschi-Fernando orta sahası da, Hulk-Rodriguez-Falcao hücum hattı da oldukça tehditkardı. Ancak Schuster, Ernst-Necip ikilisinin bu baskı karşısında zorlanacağını düşünerek savunmada Tabata'yı sağ iç mevkiine çekti, Necip'i de sol içe. Nobre, Nihat hatta Bobo da top Porto'ya geçtiğinde omuz verdi. Hücumda ise rakip sahanın 2 yayı arasında bol pasa dayalı anlayıştan vazgeçmedi. Ve ilk yarıda 15 ile 26. dakikalar arası hariç Porto'ya üstünlük kurdu Beşiktaş. İlk yarı bittiğinde 'Hakanvari' bir gole karşılık, 4 net pozisyon ve organize hücum girişimleri umut vericiydi. Belki de Maicon, Bobo'yu düşürmese ve ilk yarı 11'e 11, ama 1-1 bitse daha iyi olurdu siyah-beyazlılar için. Zira hem rakip bu kadar 'korumacı' olmayacaktı, hem de 1-1'in verdiği rahatlık, 10 kişilik takıma gol atma baskısına dönüşmeyecekti. Ve Zapotocny, 'ıslıkların' tamamını Hakan'dan kurtarmak adına 'bir ıska da ben yapayım' deyince film koptu.

    Maç öncesi şartlar düşünüldüğünde Porto karşısında alınan 3-1'lik yenilgi, çok da anormal gelmeyebilirdi. Ama maçın seyri, normal olanı 'acıtıcı' hale getirdi. 2 bireysel hata, (ekolleşmiş hücum kimliğinden başarılı bir alan savunmacı takıma da dönüşebildiğini gösteren bir rakibe karşı) bir an önce gol baskısı tabelaya yansıdı.

    Elbet 3-1'lik yenilgi sonrası, önceki 2 mağlubiyetin de etkisiyle, eleştiriler sıra sıra dizilecek. Guti ve Quaresma'sız Beşiktaş'ın oyunu rakip alanda tempolu döndürememesi, ceza alanı bölgesinde etkinliğin azalması, final paslarındaki yanlış tercihler, sadece sağ kanadını çırparak uçmaya çalışmak başlıca sorunlar gibi görünüyor.

    Gel gelelim; Schuster yıllarca sağ elle yiyen bir çocuğa sol elle yemeyi öğretme niyetinden vazgeçmiş değil. Basındaki "savunmayı çok öne çıkarıyor, bekler geri dönemiyor, rotasyonu abartıyor" klişelerine aldırdığını düşünmüyorum. Ama Hakan Arıkan konusuna artık kayıtsız kalamaz. Kontrolden çıkmak üzere. Güvendiği oyuncunun arkasında durması, hatalarına rağmen moral vermesi kendi penceresinden anlamlı durabilir. Ama Hakan artık kaşığı bir türlü 'tutamıyor'. Üst üste hataların getirdiği stresle yemeği üstüne başına döküyor. Bu, çözmesi gereken öncelikli sorun gibi duruyor Alman çalıştırıcının önünde.

    Ama umarım yarından itibaren ve bu geçiş evresinde gelebilecek muhtemel kötü sonuçlar sonrası, atılacak oklardan kendini ve takımını korumayı başarabilir. Çünkü, önceki maçlar gibi Porto karşısında da önemli eksiklere rağmen ışık verdi Beşiktaş. Topa sahip olma, alanı daraltma hususunda Porto gibi standart üstü sınavda da geçer not aldı. Her maça sürpriz taktik ve oyuncu seçimlerine alıştırılmış 2 yıllık takım, tavizsiz sistem takımına dönüşmek üzere. Asıl aktörleri olmasa da; bol pasa dayalı ve şemalı hücum organizasyonları sunuyor. Burada asıl sorun, öne çıkan savunmadaki ve final bölgesindeki bireysel hataların, tüm sisteme etki etmesi. Bu da bugünden yarına değil, sabırlı bir organizasyon ve bu felsefeye uygun akılcı transfer politikasıyla çözülür.

    Mourinho'nun talebesi 33 yaşındaki Voas, bir nevi Schuster'in ulaşmaya çalıştığı ideali gösterdi bize İnönü'de. En büyük avantajı, böylesine bireysel hatalar yapmayan oyunculardan kurulu bir organizasyona sahip olması. 2-3 sıra dışı yeteneğin süslediği bu modern futbol düzeneği ise yıllara dayanan bir fikriyatın ürünü. Biz ise Löw'ü yedik, Hiddink'i yedik, Del Bosque'yi yedik, en son Rijkaard'ı yedik, yine de doymadık. Umalım ki; bu sefer yemeyi öğreten Schuster olsun.



  • Emek Ege - Dibe vurduk mu?

    Fazla uzağa gitmeye, arşivleri taramaya gerek yok...

    Çok başarılı turnuvalar geçirdik ama yine de Türk Futbolu'nun parlak sayfaları hala, bir kaç maçta özetlenebiliyor...

    96'da tarihimizde ilk kez Avrupa Şampiyonası'na katıldık... Gol atamadan döndük ama geçerli bir nedenimiz vardı, tecrübesizlik...

    98'de Bursa'da Hakan Şükür Hollanda'ya galibiyet golünü attığında  "Paris'in ışıklarını görmüştük" ama olmadı...

    2000 Mayıs'ında Galatasaray Türk Futbol Tarihi'nin ilk Avrupa Kupası'nı İstanbul'a getirirken Haziran ayında da milli takımının yükselişi başlıyordu...

    Denizli yönetiminde "içimizdeki İrlandalıları da" bertaraf ederek gittiğimiz finallerde,, Arif Erdem penaltıyı kaçırmasa belki yarı final için 8 yıl daha beklemek zorunda kalmayacaktık...

    2002'de tek kelime ile zirveye çıktık...

    Yalnızca Dünya 3. sü olmakla kalmayıp, Güney Kore maçından sonra sergilediğimiz dostluk görüntüsü ile imajımızı da düzelttik...

    Lokal kahramanlarımız Hakan Şükür, İlhan Mansız, Rüştü Reçber ve Hasan Şaş'ın isimlerini Venezüelle'dan, Çin'e kadar tüm dünyaya öğrettik...

    O rüzgarla başladığımız Euro 2004 elemelerinde tarihimizde hiç gol atamadığımız İngiltere'ye karşı Şükrü Saracoğlu stadına favori olarak ayak bastık...

    Ama ruhumuz hala Uzak Doğu'da olduğu için "çek bir Letonya" temennileriyle girdiğimiz play off kurasının sonucunda, önemli bir futbol dersi daha aldık...

    Letonya rövanşının sabahında İstanbul'da yaşanan bombalama olayları  bu başarısızlığın yeteri kadar sorgulanmasını engellerken, Türk Futbol tarihinin en başarılı teknik direktörlerinden biri Şenol Güneş, "karizma yoksunu" yakıştırmaları arasında koltuğunu bırakmak zorunda kaldı...

    Belki de 2002'den sonra gerçekleştirilmesi gereken revizyon hamlesi Ersun Yanal'a kaldı...

    Ama Yanal bu konu ile ilgili sözde cesaretlendirilirken, o dönem 34 yaşındaki Hakan Şükür'e dokunmasına izin verilmedi...

    Yanal'dan görevi devralan Fatih Terim, Hakan Şükür'lü kadrosuyla takımı 2006 elemeleri play offlarına taşımayı başardı...

    Ancak isviçre rövanşında Saracoğlu'nda yaşananlar sportif yönden çok, etik anlamda Türk insanını yaraladı...

    Yakın tarihte dibe vurduk diye bileceğimiz tek noktada buydu...

    Euro 2008 ise yaşananların üstüne öyle bir sünger çekti ki....

    Avrupa'da geri dönüşlerin kralı olduk, makine düzeninde oynadığımız söylenemezdi ama önce İsviçre'yi, sonra Çek Cumhuriyeti'ni çeyrek finalde de Hırvatistan'ı mucizevi şekilde yendik...

    Hatta yıllardan beri aradığımız ama bir türlü isim koyamadığımız ekolümüzü de "gökte ararken yerde bulduk"... Türk Futbolu; "coşkuyla oynamak, mücadele etmek ve asla pes etmemek" demekti...

    Finallerde yakaladığımız konsantrasyonu elemelerde bir kez daha sağlayamayınca, bir Estonya beraberliğiyle, 2010 Dünya Kupası'n finallerinin ellerimizin arasından kayıp gidişini yine hüzün içinde izledik...

     Azerbaycan mağlubiyeti bir çoklarına göre sıradan bir yenilgiden fazlasını ifade ediyor...

    En azından  uzun yıllar sonra futbolda dibe vurup vurmadığımız tartışılmaya başlandı bile... Türk takımlarının bu sezon Avrupa Kupaları'nda yaşadığı hayal kırıklıkları... Bu kulvarda umut veren tek takım olan Beşiktaş'ın Rapid Vien maçında kadrosunda rakiple eşit sayıda Türk futbolcu olması...

    Kısacası "dibe vurduk saptaması" bu kez ne euro 2004, ne 2006,  ne de 2010 elemelerindeki gibi sadece Milli Takım bazlı bir iddia gibi duruyor...

    Kamuoyunda her başarısızlık döneminde standart olarak açılan, teknik direktörün oyuncu tercihi, kulüpçülük anlayışı, seyrettiği maç sayısı, maaşı, ikametgah adresi ya da yardımcısının yeterliliğinden daha derin ve çözüme hizmet edecek konuların tartışılması gerekiyor...

    Zira buradan dibe vurduk gibi görünüyor...



  • Gülfem Seçil Akdoğan - 'Grand Slam'i yok ama 1 numara!

    Teniste kadınlar Dünya sıralamasında Danimarkalı Caroline Wozniacki, bir numaraya yükseldi.

    Serena'yı tahtından indirmeyi başaran 20 yaşındaki tenisçi 2005 yılında profesyonel olduğundan beri hem oyunuyla hem de güzelliğiyle tenis severlerin ilgisini topluyor.

    Geçtiğimiz hafta Çin Açık Tenis Turnuvası'nda Çek Petra Kvitova'yı 6-3 ve 6-2'lik setlerle 2-0 yenerek çeyrek finale yükseldiğinde Wozniacki, artık WTA sıralamasında ilk sırada yer alıyordu. Wozniacki daha sonra Çin Açık Turnuvasında finalde Zvonareva'yı 6-3, 3-6, 6-3 yenerek dünya birinciliğini şampiyonlukla taçlandırdı.

    Ancak Danimarkalı tenisçinin bu başarısı kariyerinde hiç Grand Slam kazanamamış olması nedeniyle gölgeleniyor. Hatta Wozniacki'nin bu yıl büyük bir turnuvada final bile oynamaması WTA'de puanlama sisteminin eleştirilmesine neden oluyor.

    Temmuz ayında Wimbledon'ı kazanmasından bu yana sakatlığı nedeniyle herhangi bir turnuvaya katılamayan Amerikalı Serena Williams, Avusturalya Açık'ı da kazanmış olmasına rağmen Woznicaki'nin gerisinde kaldı. Bu yıl Roland Garros'ta çeyrek, ABD Açık'ta ise yarı finale yükselen Danimarkalı yetenek, Wimbledon ve Amerika Açık'ta final oynayan Vera Zvonareva'nın ve Amerika Açık'ı kazanan Kim Clisters'in önüne geçti.

    Dünya sıralamasında birinci sıraya yükselen ilk kadın Danimarkalı olan Wozniacki, ilk 15 içindeki tenisçiler arasında en çok turnuvaya katılan isim. Wozniacki 2010 yılında 24 turnuvaya katılırken Venus Williams 15, Serena 14, Clilsters 13, Henin ise 10 tunuvada boy gösterdi.

    Tenis dünyası, Jelena Jankovic ve Dinara Safina gibi daha önce hiç Grand Slam kazanmadan WTA'de bir numara olan tenisçilere de tanık olmuştu.

    Belliki WTA puanlama sistemi devamlılığı, sağlamlığı ve çok çalışmayı seviyor. Bununda yanlış bir değerlendirme olduğunu söyleyemeyiz. Bir tenisçinin çok sayıda turnuvaya katılarak puanını arttırması fiziksel ve zihinsel olarak yorucu. Sadece Grand Slam'lere odaklanmayarak kariyerinde adım adım ilerlemek stratejik bir seçim olduğu kadar Wozniacki gibi sporcuların tecrübe kazanması açısından da önemli.

    Woznicki'nin yaşını ve oyununu da göz önünde tutarsak yakın zamanda bir Grand Slam kupası kaldıracağını zaten herkes bekliyor. Caroline belki henüz mükemmel bir oyuna sahip değil. Servisini geliştirmiş olsa da zaman zaman forehandinde sıkıntı yaşayabiliyor. Ancak çok çalışmayıbilen kişiliği ile dünyanın bir numarasının tüm bunların üstesinden geleceğini ve birçok Grand Slam kupası kucaklayacağını düşünüyorum.



  • Emre Gönlüşen - İnsanın "ev"i gibisi yok

    Jose Mourinho çalıştırdığı takımlarla tam 8 yıldır, 136 maçtır ligde "ev"inde kaybetmiyor. Porto, Chelsea, Inter ve şimdi de Real Madrid… Bayern Munih 31 maç boyunca "ev"inde kaybetmeyerek bu alanda bir rekora sahip…Ipswich Town Avrupa kupalarında "ev"inde oynadığı hiçbir maçı kaybetmeyen tek takım, 31 maçın 25’ini kazanırken 6’sında berabere kalmışlar. Oynadıkları ve kendi "ev"lerinde yendikleri takımlar arasında Real Madrid’ten Barcelona’ya, Inter’den Milan’a Avrupa’nın devleri de var. 1981 yılında UEFA Kupası’nı aldıklarını da hemen hatırlatalım…Yunanistan’ın Aris takımı da Avrupa’da kendi "ev"inde son 22 maçtır kaybetmiyor.en son galibiyetlerini de son şampiyon Atletico Madrid karşısında aldılar… Manchester United’ın 40 yıllık "ev"indeki yenilmezlik rekorunu 1996 yılında Boliç tarihe karıştırmıştı ama daha dün gibi hatırlıyoruz…

    Tüm futbol terimlerinde olduğu  gibi, "home" "ev" sahibi" kısmını da İngilizce’den çevirmişiz futbol literatürümüze. Bu takım "ev"inde iyi oynuyor, şu takımı "ev"inde yenmek çok zor, "ev"inde 3 puan alman şart…  gibi cümleleri de çok sık kullanır ya da duyarız futbol sohbetlerinde. Ancak  "ev" kavramının futboldaki önemi gerçek hayattakine oldukça benzemesine rağmen, bunun zaman zaman ortadan kalktığını ya da önemsenmediğini görüyoruz. Özellikle son yıllarda sezonun en az 4-5 karşılaşmasında, İstanbul Büyükşehir Belediye maçlarında ve bu sezon da Bucaspor’un Beşiktaş ve Galatasaray maçlarında gördük bu manzarayı. Bucaspor son Galatasaray maçında, kendi "ev"inde oynadığı maçta misafir takımdan beterdi, evet daha kötüydü; bir düşünün akşam işten sonra yorgun argın "ev"inize gidiyorsunuz, ayaklarınızı uzatacak, dinlenecek, ailenizle vakit geçireceksiniz, ama bir bakıyorsunuz "ev"inizde onlarca insan, tüm odalar, mutfak, banyo heryer tanımadığınız insanlarla dolu, televizyon izleyenler, bağırıp çağıranlar… kulağa pek hoş gelmiyor değil mi?

    Bir takımın "ev"inin sebebi ne olursa olsun deplasmana dönüştürülmesi futbolun ruhuyla ters düşer. Futbolcular sahaya çıktığında kendilerini "ev"inde hissetmiyorsa, rakip takım sahaya çıktığında karşı takımın "ev"inin kendi seyircileri tarafından ele geçirildiğini görüyorsa bu işte bir yanlışlık vardır. Takımın taraftarı ne kadar az olursa olsun, rakibin taraftarı ne kadar çok olursa olsun, sonuçta orası "ev"dir ve bazı kuralları vardır. Bu durumun çeşitli bahaneleri olabilir, bilet satışından elde edilecek gelir kuşkusuz en somut bahanedir, ancak başınızı sokacak bir "ev"iniz yokken elinizdekini kiraya vermek ne kadar mantıklıysa bu bahane de o kadar kabul edilebilir. Biz halk olarak misafirperverizdir, ama 90 dakikalığına "ev"imize sahip çıkmak bu güzel özelliğimizden bir şey kaybettirmez.



  • Güntekin Onay - Beşiktaş taraftarı ne istiyor?

    Taraftar olarak Beşiktaşlılar'ın da öğreneceği bir şeyler olmalı.... devamı



MEDYAJANS'TA NE ARAMIŞTINIZ!

GOOGLE'DA ARA